The Prophet Muhammad (saas)

DOWNLOAD THE BOOK

Download (DOC)
Read Online
Download (PDF)
Buy The Book
Comments

CHAPTERS OF THE BOOK

< <
7 / total: 7
|

Beşinci Bölüm:
Eski bir ''Yeni Düzen''in Hikayesi;
III. Reich ve Siyonizm

... Alman düşüncesine uygun olarak Avrupa'da kurulacak olan Yeni Düzen ile, Yahudi ulusal hedefleri arasında ortak çıkarlar oluşturulabilir... Yeni Almanya ile İbrani alemi arasında bir işbirliği mümkündür..." (Siyonist terör örgütü Stern (LEHI)nin 1941 yılında Nazi Almanyası'na yaptığı askeri ittifak teklifinden.)

George Bush, Körfez Savaşı'nın hemen ardından "Yeni Dünya Düzeni" ile ilgili sözler etmeye başlayınca, siyasi tarih bilgileri Başkan'dan daha iyi olan bazı yorumcular dudak bükmüşlerdi. Çünkü Bush, "Yeni Düzen" kavramını ilk kez kendisinin kullandığını sanıyordu, ama yanılıyordu. İlk önce Avrupa'ya sonra da tüm dünyaya bir "Yeni Düzen" getirme iddiası, Başkan Bush'tan yarım asır önce Adolf Hitler tarafından ortaya atılmıştı. Nazi lideri, Aryan ırkının hegemonyası altında kurulacak ve ırk ilkesini temel kabul eden hiyerarşik bir dünya hayal etmiş ve adına da "Yeni Düzen" demişti. Daha önce kurulmuş ve yıkılmış olan iki Alman Krallığı'ndan hareketle, Nazi Almanyası'nı "III. Reich", yani Üçüncü Krallık olarak adlandırmıştı. III. Reich, sözde bin yıl sürecekti ve Avrupa'daki tüm mevcut düzeni yıkıp yerine sözkonusu "Yeni Düzen"i yerleştirecekti. Alman orduları, 1939 yılında sözkonusu "Yeni Düzen"i kurmak için Avrupa'nın dört bir yanını işgal ettiler.

Ancak aslında Yeni Düzen ifadesi, III. Reich'dan da önce kullanılmıştı. Amerika'nın kurucuları, 2. bölümde incelediğimiz gibi ABD'nin Büyük Mührü'ne Novus Ordo Seclorum, yani Yüzyılın Yeni Düzeni ya da Yeni Seküler Düzen ibaresini eklemişlerdi. Sözkonusu Yeni Düzen'in, Avrupa'da dini otoriteye karşı girişilen uzun bir savaş sonucunda kurulduğunu biliyoruz. Dini otoriteye karşı yürütülen bu uzun savaşı organize eden gizli el ise yine 2. bölümde incelediğimiz gibi Yahudi önde gelenleri ve Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasındaki İttifak'tı. Özetle, Batı'da kurulan bu ilk "Yeni Düzen", yani Novus Ordo Seclorum, eski düzenden memnun olmayan İttifak tarafından kurulmuştu, asıl amacı İttifak'ın amaçlarına hizmet etmekti ve en büyük özelliği de seküler oluşuydu.

Bu noktada Novus Ordo Seclorum ile Naziler'in Yeni Düzen'i arasında önemli bir ortak nokta olduğuna dikkat etmek gerekir: Naziler'in kurma iddiasında oldukları Yeni Düzen de seküler bir düzendi. Nasyonal Sosyalizm, büyük ölçüde anti-Katolik bir ideolojiydi ve Alman ırkının Hıristiyanlık öncesindeki pagan (putperest) dönemine ait geleneğini canlandırmak amacındaydı. Nazilerin en önemli ideoloğu olan Alfred Rosenberg, Hıristiyanlığın, Hitler önderliğinde kurulan yeni Alman Krallığı (III. Reich) için gerekli olan spritüel enerjiyi sağlayamadığını, bu nedenle Alman ırkının antik pagan dinine geri dönülmesini savunmuştu. Rosenberg'e göre, Naziler iktidara geldiklerinde Kiliseler'deki İnciller ve haç sembolleri kaldırılmalı, yerlerine gamalı haçlar, Hitler'in Kavgam adlı kitabı ve Alman yenilmezliğini temsil eden kılıçlar yerleştirilmeliydi. Hitler Rosenberg'in bu görüşlerini benimsedi, ancak toplumdan büyük tepki alacağını düşünerek sözkonusu yeni Alman dini teorisini uygulamaya geçirmedi.1 Ancak Nazi ideolojisi, her zaman için seküler ve din aleyhtarı kimliğini korudu.

2. bölümde bir kuraldan söz etmiştik; her seküler ideoloji, Yahudi önde gelenleri ile masonlar arasındaki İttifak'ın çıkarınadır. Çünkü, İttifak'ın egemenliği için en temel şart, seküler bir dünyanın varlığıdır ve dünyayı bu hedefe götüren her ideoloji de, sonuçta İttifak'a hizmet eder. Nitekim 2. bölümde kapitalizm ve sosyalizm gibi iki zıt ideolojinin de gerçekte İttifak tarafından üretildiğini ve İttifak'ın çıkarlarına yaradığına değinmiştik.

İşte bu noktada önemli bir soru sorabiliriz: Naziler'in Yeni Düzen'i de seküler bir düzen olduğuna göre, acaba bu düzen ile İttifak'ın bir ilişkisi var mıydı? Bir başka deyişle, Naziler'in, Yahudi önde gelenleri ile Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasında kurulu olan İttifak'la bir bağlantıları var mıydı? Ya da İttifak'a hizmet etmişler miydi?

Eğer resmi tarihe bakarak bu soruları cevaplandırmaya kalkarsak tüm bu soruların hepsine kesin bir biçimde olumsuz bir cevap vermemiz gerekir. Çünkü resmi tarihe göre, Naziler, Yahudilerin tarih boyunca karşılaştıkları en büyük düşmanlardan biri ve aynı zamanda da fanatik birer anti-masondurlar. Oysa daha başka pek çok konuda olduğu gibi resmi tarihin bizlere sunduğu bu görüntünün ardında da daha farklı bir gerçek yatmaktadır. Naziler'in hem masonlukla, hem de Yahudi önde gelenleri ile olan ilişkileri bilinenden oldukça farklıdır.

Konuya, Nazizmin Tapınakçı kökenini inceleyerek başlayabiliriz.

Nazizm'in Tapınakçı Kökenleri

Theosophical Society, gül haç, masonluk

Nazi partisinin öncüsü olan Theosophical Society, Gül-Haç, mason ve Kabala öğrencileri ile pan-Cermenik Alman milliyetçiliğini birleştirmişti. Derneğin yanda görülen ambleminde yan yana yer alan gamalı haç ve Siyon yıldızı figürleri ise, bir anlamda, Naziler ve Siyonistler arasında şekillenecek olan ilginç ittifakın sembolik  bir ifadesiydi.

Kitabın önceki bölümlerinde Kabalacıların Tapınakçılarla kurdukları tarihi İttifak'ı inceledik. Bu İttifak'ın Tapınakçıların devamı niteliğindeki Gül-Haç ve mason örgütlenmeleri aracılığıyla sürdüğünü biliyoruz. Ancak Tapı-nakçı geleneğin birbiriyle yakın ilişki içindeki bu iki kolunun, yani mason ve Gül-Haç derneklerinin yanında, başka bazı küçük kolları da kurulmuştur. Tapınakçı geleneğe yani Yahudi mistisizmine ve Yahudilerle stratejik işbirliğine bağlı kalan bu küçük kollar, örgütlenme şekli açısından masonluktan farklılık göstermişlerdir. 2. bölümde değindiğimiz Bavyera Aydınlanmışları (İllüminati) örgütü, bu tür örgütlerdendir. İllüminati, incelediğimiz gibi sosyalizme ve özellikle de anarşist sosyalizme öncülük etmişti.

19. yüzyılın ikinci yarısında Tapınakçı geleneği devam ettiren sözkonusu okült derneklerin sayısı hızla arttı. Hemen her ülkede farklı isim ve görüntüler altında Tapınakçılardan ya da Gül-Haçlar'dan esinlenen gizli dernekler kuruluyordu. Bu derneklerin en önemli özelliklerinden biri ise 2. bölümde değindiğimiz gibi ulus-devletlerin kuruluşu ve milliyetçi ideolojilerin yayılmasındaki önemli katkılarıydı. Alman milliyetçiliği, hatta ırkçılığı da sözkonusu okült dernekleri ile oldukça içli-dışlıydı. İngiliz tarihçi Michael Howard, The Occult Conspiracy adlı kitabında "pan-Cermenik Alman milliyetçiliğinin ruhsal gücünü ve ideolojik kökenini okült derneklerden aldığını ve okült geleneğin 1920'lerde doğan Nasyonal Sosyalizm (Nazi) akımına da büyük bir zemin hazırladığını" yazar.2 Gerçekten de Nazi hareketine kadar uzanan 19. yüzyıl Alman milliyetçiliğini incelediğimizde, Tapınakçı geleneği koruyan ve birbiri ardına kurulan farklı gizli derneklerin bir zincir halinde Nazi partisinin çatısını oluşturduğunu görüyoruz.

Michael Howard'a göre, tüm Almanca konuşan halkların birleştirilmesi hedefini benimseyen aşırı Alman milliyetçiliği, Helene Blavatsky adlı Rus asıllı bir medyum tarafından 1875 yılında kurulan Theosophical Society adlı okült derneğinden büyük ölçüde etkilenmişti. Peki bu derneğin amacı neydi dersiniz?... Howard şöyle açıklıyor: "Blavatsky'nin amacı, doğu mistisizmi ve okültizmi ile; masonluk, Gül-Haççılık, Kabala gibi Batı kaynaklı okült gelenekleri birleştirmekti." 3

Mason, Gül-Haç ve Kabala bağlantısından da anlaşıldığı gibi Theosophical Society, Tapınakçı geleneği koruyan, yani Yahudi mistisizmine sıkı sıkıya bağlı bir örgüttü. Bu, derneğin ambleminden bile anlaşılıyordu; amblemin ortasında kocaman bir Siyon yıldızı vardı, ayrıca taç ve kuyruğunu ısıran yılan gibi M. Tevrat kaynaklı Yahudi sembolleri de amblemde yer alıyordu. Tüm bunların yanında, bir de ilginç bir sembol daha vardı derneğin ambleminde; sonradan Nazi partisinin sembolü haline gelecek olan gamalı haç!

Ordo Templi Orientis

Nazilerin öncülerinden Ordo Templi Orientis (Doğu Tapınak Tarikatı) üstteki amblemi kullanıyordu. Amblemin üst kısmında yer alan masonik üçgen içinde göz sembolü, örgütün Tapınakçı-mason kimliğinin açık bir ifadesiydi.

Gamalı haçın sözkonusu Yahudi sembolleri arasında ne aradığını sorabiliriz. Frederick Goodman'ın, Magic Symbols (Büyü Sembolleri) adlı kitabında bu soruya tatmin edici bir cevap getiren bilgiler yer alıyor. Goodman'ın yazdığına göre, oldukça eski bir okült sembol olan gamalı haç (swastika), Kabala mistisizmi ile oldukça yakından ilgilidir. Kabala'nın "Hayat Ağacı" olan Sefirot'taki "Keter" isimli Sefirah, swastikanın çıkış noktasıdır. Buna göre, "swastika (gamalı haç) Süleyman'ın Mührü (altı köşeli Siyon yıldızı) ile de yakından ilişkilidir." 4

Kısacası Theosophical Society, kullandığı sembollerden de anlaşıldığı gibi içinde hem Yahudi mistisizmini hem de Nazilere öncülük eden bir Alman milliyetçiliğini barındırıyordu.

Bu, kuşkusuz oldukça ilginç bir durumdur.

Theosophical Society'den Naziler'e uzanan zincirin devamını incelediğimizde, daha da ilginç gerçeklerle karşılaşıyoruz. Theosophical Society'den kısa bir süre sonra bir başka Alman milliyetçisi okült dernek daha kuruldu: Viril Derneği. Michael Howard'a göre, Viril derneğinin amacı, "Theosophy derneğinin ve Kabala'nın mistik sistemini, İllüminati locasının politik idealleri ile birleştirmekti." 5 Viril Derneği'nin amblemi ise tek başına gamalı haçtı.

Alman milliyetçileri tarafından aynı sıralarda kurulan bir diğer dernek ise Armanenschafft adlı gizli örgüttü. Armanenschafft, Avusturyalı bir okült uzmanı olan Guido von List tarafından kurulmuştu ve Aryan ırkının üstünlüğü teorisini kendine ideoloji olarak benimsemişti. Von List, kurduğu derneği masonik sistemi örnek alarak, Çırak-Kalfa-Üstad gibi derecelere ayırdı. Armanenschafft'ın antik okült geleneği temsil ettiğini söylüyordu. Von List'e göre,Katolik Kilisesi bu geleneği baskı altına almış, ancak bu gelenek Tapınakçılar, Gül-Haçlar, simyacılar ve masonlar tarafından canlı tutulmuştu. Şimdi de Armanenschafft bu Tapınakçı geleneği canlandırmaya çalışacaktı.6

Guido von List, kendi örgütünün dışında, iki gizli örgüt ile de yakın bir ilişki içindeydi. Bu iki örgüt de List'in pan-Cermenik, aşırı sağcı görüşlerini paylaşıyorlardı. Örgütlerin adları ise oldukça ilginçti; Ordo Templi Orientis ve Ordo Novi Templi, yani "Doğu Tapınak Tarikatı" ve "Yeni Tapınakçılar Tarikatı"!... Adlarından da anlaşıldığı gibi bu iki örgüt de açıkça Tapınakçı geleneği izleyen örgütlerdi. Örgütleri ve kurucularını incelediğimizde bunu daha açık bir biçimde görebiliyoruz.

Guido_von List, Lanz von Liebenfels

Nazi Partisi’nin öncülerinden olan gizli örgüt Armanenschafft, Avusturyalı bir okült uzmanı olan Guido von List (yanda) tarafından kurulmuştu. List’e göre, örgüt, Gül-Haçlar ve masonlar tarafından canlı tutulan Tapınakçı geleneği koruyordu.
Nazizm’in öncüsü olan bir diğer gizli örgüt ise Lanz von Liebenfels (üstte) tarafından kurulan Ordo Novi Templi, yani “Yeni Tapınakçılar
Tarikatı”ydı.

Ordo Templi Orientis (OTO), 1895 ve 1900 yılları arasında Karl Kellner ve Theodor Reuss adlı ateşli iki Alman milliyetçisi tarafından kurulmuştu. Kellner ve Reuss'un önemli bir ortak özellikleri ise her ikisinin de yüksek dereceli birer mason oluşuydu. Bu iki üstad mason, OTO'yu Memphis and Mizrahim adlı bir İngiliz locasının obediyansı altında kurmuşlardı. OTO'nun kuruluşunda önemli rol oynayan bir üçüncü isim ise çeşitli Gül-Haç localarına üye olan Dr. Franz Hartmann'dı. Theodor Reuss da Almanya'nın çeşitli şehirlerinde Gül-Haç ve mason locaları kurmuştu. OTO'nun amaçları arasında, "tüm masonik ritlere açılan anahtarların ve seksüel büyü"nün ilerletilmesi vardı.7 Bu "seksüel büyü", büyük olasılıkla Tapınakçılar'ın sapkın özelliklerinden biri olan homoseksüelliğin yeni bir varyasyonuydu. OTO'nun mason kurucusu Theodor Reuss, 1912 yılında yazdığı bir kitapta, örgütün ritleri arasında "karşılıklı oral seks"in de yer aldığını açıklamıştı. OTO'nun İngiliz destekçilerinden Aleister Crowley'e göre ise bu "oral seks" ritüelinin kökeni, İllüminati örgütünün kurucusu Adam Weishaupt'un bir "buluşu"ydu ve ondan sonra da çeşitli Gül-Haç localarında uygulanır olmuştu.8 Aleister Crowley, bir süre sonra OTO'nun İngiliz kolunun üstadı oldu ve kendisine "Bafomet" adını taktı. Bafomet, 2. bölümde değindiğimiz gibi Ortaçağ'daki Tapınakçılar'ın kendisine tapındıkları bir tür puttu.

OTO ile aynı dönemde faaliyet gösteren bir ikinci pan-Cermenik Tapınakçı örgütü ise az önce belirttiğimiz gibi Ordo Novi Templi, yani "Yeni Tapınakçılar Tarikatı"ydı. Örgüt, kendini bir Ortaçağ kontunun reenkarnasyonu sayan Lanz von Liebenfels adlı bir okültist tarafından kurulmuştu. Liebenfels, örgütün Tapınakçı geleneği koruduğunu açıkça söylüyordu. İngiliz yazar Nicholas Goodrick-Clarke, The Occult Roots of Nazism (Nazizm'in Okült Kökenleri) adlı kitabında, bu örgütün "1300'lü yıllarda kafirlik suçundan dağıtılmış olan Tapınak Şövalyeleri örgütünün mirasçısı" olduğunu yazar. Örgüt, 1907 yılında Burg Werfenstein'deki bir Ortaçağ şatosunda bir "Aryan Şövalye Tarikatı" kimliğinde kurulmuştu. Bu Aryan-Tapınakçı örgütün şatonun burçlarına asılmış olan bayrağı ise gamalı haçtı.9

Naziler'in öncülerinden biri olan Ordo Novi Templi, tahmin edilebileceği gibi aşırı sağcı bir ideolojiye sahipti ve dahası, Avrupa'daki çeşitli aşırı sağcı gruplarla da ilişki içindeydi. İngiliz tarihçi Michael Howard, örgütün 1910'lu ve 20'li yıllarda Avrupa ve Amerika'daki aşırı sağcı gruplar için "uluslararası koordinatör" işlevi gördüğünü yazıyor.10 Bu gruplar içinde, Sırp milliyetçileri en dikkat çekenlerden biriydi. Ordo Novi Templi, I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olan milliyetçi Sırp grupları ile çok yakın ilişkilere sahipti.11 (Sırp milliyetçiliğinin masonlukla olan ilişkisi için ayrıca bkz. 12. bölüm)

Kısacası 19. yüzyılın başında, Almanya'da aşırı sağ eğilimlere sahip ve birbirleriyle de yakın ilişkilere sahip olan üç Tapınakçı örgüt kurulmuş durumdaydı: Armanenschafft, Ordo Templi Orientis ve Ordo Novi Templi. Her üçü de Tapınakçı geleneğe bağlı, yani Kabala mistisizmine ve masonik ideolojiye sahip olan bu üç örgütün en önemli icraatlarından birisi, Michael Howard'a göre, Germenorden (Alman Tarikatı) adlı örgütün kuruluşuydu. I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde kurulan örgüt, Aryan ırkının üstünlüğünü savunuyor, pan-Cermenik bir Alman İmparatorluğu'nun kurulmasını ve Hıristiyanlık öncesi (pagan) antik Alman kültürünün yeniden uyandırılmasını hedefliyordu. Örgütün amblemi gamalı haçtı ve tüm ritüellerini de mason ritüellerinden almıştı.12

Thule Locasından Nazi Partisine

Armand Beddaride_Fransa Grand Orinet Locası

Tapınakçı geleneğin bir devamı olan Thule Derneği, kendisine sembol olarak gamalı haçı benimsemişti. Bu sembol daha sonra Thule Derneği’nin bir ürünü olan Nazi partisinin de resmi amblemi oldu. İlginç olan, gamalı haçın, Thule’nin Tapınakçı kökenine uygun olarak, Yahudi mistisizmine ait bir sembol oluşuydu. Kabalistlik ve masonik kaynaklarda çoğu kez Siyon yıldızı ile içiçe kullanılıyordu. Üstte bunun bir örneği: Fransa Büyük Doğu (Grand Orient) locası Süprem Konseyi’nin Büyük Üstadı Armand Beddarirde tarafından yazılan ve 1928 yılında loca tarafından Paris’te “Sembolizm Kolleksiyonu” serisi içinde basılan Regle&Compas (Gönye ve pergel) adlı masonik sembolizm kitabının kapağında  Siyon yıldızı içinde gamalı haç sembolü.

I. Dünya Savaşı sırasında ateşli Alman milliyetçilerini organize eden Germenorden'in ortaya çıkardığı en önemli sonuç ise savaşın hemen bitiminde kurulan ünlü Thule Derneği'ydi. Thule Derneği, ya da Almanca adıyla Thule Gesselschaft, Baron von Sebottendorff adlı bir Alman milliyetçisi tarafından Germenorden'in devamı niteliğinde oluşturulmuştu. Sebottendorff ilginç birisiydi. Doğuya geziler yapmış, Mısır ve İstanbul'da uzun süre kalmıştı. Bu gezileri sırasında simya, astroloji ve Kabala üzerinde çalışmış, Gül-Haç felsefesi üzerinde de uzun araştırmalar yapmıştı.13 1901 yılında, Fransız Grand Orient obediyansına bağlı olan bir mason locasına katıldı. Sebottendorff'un bağlı olduğu loca politik amaçları olan bir locaydı ve o dönemde Halife Abdülhamid'e karşı devrim hazırlığı yapan İttihat ve Terakki derneği ile de çok yakın ilişkilere sahipti.14

Sebottendorff'un masonik kariyerine Aytunç Altındal da "Hitler Doğmadan Önce" başlıklı yazı dizisinde değinmişti. Altındal'a göre, Sebottendorff, "Bursa'da Abraham Termudi adlı bir Yahudi bankerin delaletiyle Memphis adıyla tanınan mason locasına üye yapılmıştı." Baron, o yıllarda bir de Türk Masonluğu ve Bektaşilik adlı bir kitap yazmıştı. Altındal'a göre Sebottendorff, II. Dünya Savaşı'nın ardından Türkiye'de "görünmeyen eller" tarafından saklanmıştı. (Bu "görünmeyen eller", büyük olasılıkla Neo-Nazi masonların üye olduğu Moral Re-Armament derneğinin Türkiye'deki kolu olan Manevi Cihazlanma Derneği'ydi.) 15

Sebottendorff'u bu denli önemli kılan icraatı ise kuşkusuz kurduğu ünlü Thule derneğiydi. Baron, 1910 yılında, İstanbul'da bulunduğu sıralarda, masonluk ve simya prensiplerini anti-komünizm ve aşırı sağ felsefe ile birleştiren kendine bağlı yeni bir örgüt kurmaya karar verdi. 1916 yılında Germenorden ile bağlantıya geçti ve sonraki iki yıl içinde örgütün en etkin üyesi haline geldi. Sonuçta, 1918 yılında Germenorden'in adı Thule Gesselschaft'a dönüştürüldü ve Sebottendorff da örgütün büyük üstadı oldu. Umberto Eco, Thule'nin kuruluşunu şöyle anlatıyor:

1912'de Ari ırkın üstünlüğünü öne süren Germenorden diye bir grup oluşuyor.

1918'de Baron von Sebottendorff diye biri buna bağlı bir grup kuruyor: Thule Gesselschaft; gizli bir dernek. Tapınakçı Geleneğe Bağlılık'ın çeşitlemelerinden biri ama güçlü ırksal, pan-Cermenist, Yeni-Arilik eğilimleri var. 1933'te de, bu Sebottendorff, kendisinin ektiklerini Hitler'in biçtiğini yazıyor. Öte yandan, gamalı haç, Thule Gesellschaft çevresinde ortaya çıkıyor. Thule'ye ilk katılanlardan biri kimdi? Rudolf Hess, Hitler'in kötü yoldaşı. Sonra Rosenberg! Sonra Hitler'in kendisi! Gazetelerde okumuşsunuzdur, Hess, Spandau'daki hücresinde bugün bile içrek (batıni) bilimlerle uğraşıyor... (Thule'nin kurucusu olan) Sebottendorff, 1924'te, simyayla ilgili bir kitapçık yazıyor... Gül-Haçlar'la ilgili bir roman da yazıyor.16

Eco'nun anlattıklarından da anlaşıldığı gibi "Tapınakçı Geleneğe Bağlılık'ın çeşitlemelerinden biri" ya da daha basit bir ifadeyle özgün bir mason locası olan Thule, Nazi partisinin öncüsü ve hatta gerçek kurucusuydu. Örgüt kurulduktan sonra hızla büyüdü. 1918 yılında yalnızca Münih kentinde 250, tüm Bavyera'da ise 1.500 üyeye sahipti. Üyeler arasında; yargıçlar, avukatlar, polis şefleri, aristokratlar, doktorlar, üniversite hocaları, bilim adamları, subaylar, sanayiciler ve iş adamları vardı. Önde gelen üyelerden Bavyera Adalet Bakanı Franz Gurtner, aynı makama Nazi rejimi sırasında da atandı. Thule üyelerinden polis şefi Wilhelm Frick ise Nazi Almanyası'nda İçişleri Bakanlığı yapacaktı.

Thule'nin Nazi partisine dönüşümü bir dizi olayın sonucunda gerçekleşti. Örgüt, kurulduğu günden itibaren komünistlerle sürekli çatışma halindeydi. 1919'daki komünist ayaklanma sırasında Thule yeraltına çekildi ve aşırı sağcı karşı-devrimcileri organize ederek silahlı bir terör gücü oluşturdu. Komünistlere karşı halk desteği kazanmak içinse, Alman İşçi Partisi'ni kurdu. İşte bu sıralarda Adolf Hitler de Thule'ye katıldı. Hitler, savaş öncesi dönemde okültizmle yakından ilgilenmiş, özellikle Armanenschafft'ın kurucusu Guido von List'in teorilerinden çok etkilenmişti. Bu nedenle, bir Tapınakçı örgütü olan Thule'ye kolayca adapte oldu. Thule'nin siyasi uzantısı olan Alman İşçi Partisi'nin kendisine amblem olarak gamalı haçı seçmesi ise Hitler'in etkisiyle olmuştu.

Thule, Dietrich Eckart

Solda, Thule locasının amblemi; Sağda ise Dietrich Eckart; Hitler’i keşfeden ve yükselişinde önemli rol oynayan Thule üyesi.

1920 yılında Alman İşçi Partisi'nin adı Nasyonal Sosyalist Parti (Nazi Partisi) olarak değiştirildi. Partinin lideri ise elbette Hitler'di. Hitler'in bu hızlı yükselişi, Thule'nin desteği ile olmuştu. Hitler'i keşfeden kişi, Thule'nin önde gelen isimlerinden Deitrich Eckart idi. Eckart, yaşlı bir okültist kadının kendisine yıllar önce anlattığı "Almanya'yı kurtaracak Mesih" prototipini Hitler'de görmüştü. Bu nedenle bu genç adamın elinden tuttu, onu Thule'nin zengin ve etkili üyeleri ile tanıştırdı. Nazi partisini ilk günlerinde finanse edenler zengin Thule üyeleriydi; Thule üyesi polis şefleri de Hitler'e korunma sağladılar.

Thule'nin Nazi Partisi'nin çekirdeği olduğuna, Aytunç Altındal da değinmişti. "Hitler'in ünlü Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), 1920'de Thule tarafından başlatılan çabalarla kuruldu" diyen Altındal, Thule'nin özellikleri arasında da "okültizm, simyacılık ve Kilise karşıtlığı"nı sayıyordu.17 Bunlar, bildiğimiz gibi Tapınakçı-mason geleneğinin başta gelen özelliklerindendir. Katolik ilahiyatçı August Knoll da 1950'de, Hitler'in Kilise aleyhtarı görüşlerinin asıl olarak Thule kaynaklı olduğunu dile getirmiştir.

Kısacası, Theosophical Society'den başlayarak; Viril, Armanenschafft, Ordo Templi Orientis, Ordo Novi Templi, Germenorden ve Thule gibi okült derneklerin birbirlerinden aktararak taşıdıkları Tapınakçı-mason geleneği, Nazi partisinin gerçek kökenini oluşturmuştu. Naziler, 1314 yılında kesin olarak yasaklanmalarının ardından yer altına giren ve Gül-Haç ve masonluk gibi örgütlerle yeniden ortaya çıkan Tapınakçı geleneğin yeni bir varyasyonundan başka bir şey değildiler. Bunu açıkça ifade etmekten de çekinmediler. Hitler, Nazi parti sistemini mason localarının sistemine uygun bir biçimde düzenlemiş ve bunu da açık açık söylemişti. 1934 yılında ise şöyle demişti: "Biz bir örgüt kuracağız, saf kan ilkesinin etrafında toplanmış Tapınak Şövalyeleri Biraderliği." 18 Bu "Tapınak Şövalyeleri Biraderliği"ni kurmakla görevlendirilen kişi ise kısa zamanda III. Reich'in Hitler'den sonraki ikinci adamı haline gelecek olan Heinrich Himmler'di. Himmler, 1920'li yıllarda Hitler'in bodyguardları olarak görev yapmış olan SS (Schutzstaffel) örgütünü Tapınakçı ve mason sistemine göre düzenleme işini üstlendi.19 Himmler, SS'ler içinde özel bir araştırma grubu da oluşturdu; bu grup, Tapınakçılar'ın ve diğer okült derneklerin tarih içindeki yerini araştırmakla görevliydi. SS'ler aynı zamanda Tapınakçılar'ın belirgin özelliği olan anti-Hıristiyan ritüellere de sahiptiler. Himmler'in liderliğinde yapılan SS törenlerinde Nasyonal-Sosyalist marşlar söylenerek Hıristiyan haçı yakılır ve yerine gamalı haç yerleştirilirdi.20

Bu bölümün başında, Naziler'in Yeni Düzen'inin seküler oluşuna dikkat çekmiştik. Bu durum, bizleri, Nazizm ile Tapınakçılar ve Yahudi önde gelenleri arasındaki bir İttifak ilişkisi aramaya yöneltiyordu. Nazizmin Tapınakçı kökeni ile ilgili incelediğimiz tüm bu bilgiler ise bize kuşkularımızın yersiz olmadığını, gerçekten de Naziler'in İttifak'la yakından ilgili, hatta İttifak'ın bir parçası olduklarını göstermektedir. Bu bilgiler, Naziler'in Yeni Düzen'inin neden seküler ve din aleyhtarı olduğunu da açıklamaktadır. Çünkü eğer Naziler İttifak'ın bir parçası iseler, kurmaya çalıştıkları Yeni Düzen'in, İttifak'ın kurduğu Novus Ordo Seclorum'un bir türevi olmasını da son derece normal karşılamak gerekmektedir.

Ancak bu noktada normal olmayan bir görüntü ile karşı karşıya kalıyoruz. Eğer Nazi Partisi Tapınakçı-mason geleneğine bağlı bir örgütse, 6 yüzyıllık Tapınakçı-mason geleneğine göre, Nazilerin de Yahudi önde gelenleriyle işbirliği içinde olması gerekir. Çünkü, 2. bölümde incelediğimiz gibi Tapınakçılar ve onların devamı olan örgütler, Yahudilerle daimi bir ittifak kurmuşlar ve başta dini otorite olmak üzere her türlü düşmana karşı ortak bir savaş vermişlerdir. Ancak, Naziler'e baktığımızda, ideolojilerinin merkezinde fanatik bir antisemitizmin var olduğunu görürüz. Hatta tarih kitapları, Naziler'in gözü dönmüş birer Yahudi düşmanı olduklarını ve bu nedenle de 6 milyon Yahudiyi II. Dünya Savaşı sırasında kurulan toplama kamplarında acımasızca imha ettiklerini anlatmaktadır.

Aytunç Altındal da bu konuya dikkat çekmiş ve "Thule'nin bünyesinde hem mason olan hem de Yahudilerden nefret eden bir çok soylu" olduğunu yazmıştı. Altındal, bunun yanısıra Alman localarının kurucuları arasında çok sayıda antisemit olduğuna da dikkat çekiyordu. Bunun ardından da "günümüzde yanlış bilinen bir olguya" değinmek gerektiğini, "mason localarını Yahudilerin kurdukları ve bunlar aracılığıyla dünyada egemenlik sağlamak istedikleri gibi bir saplantı"nın var olduğunu yazmıştı. Kısacası Altındal'a göre, Alman localarındaki antisemit eğilimler, masonlar ve Yahudiler arasında bir ittifak olduğunu açıkça yalanlıyordu.

Altındal'ın yazdıkları ilk bakışta doğruydu. Öyle ya, antisemitizmin mason localarında ve Thule'de bu denli güçlü bir biçimde var oluşu, başka nasıl açıklanabilirdi?

Ancak burada göz ardı edilen bir gerçek vardı. Antisemitizm, yani ya-hudi düşmanlığı, Yahudi cemaatlerindeki insanlar için korkunç bir belaydı elbette ama Yahudi önde gelenleri için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Onlar, antisemitizmde büyük bir stratejik fayda görüyorlardı. Hatta, o sıralarda yeni doğan Siyonist hareketin lideri olan Theodor Herzl, bir önceki bölümde değindiğimiz gibi şöyle demişti: "Antisemitizm, bizim isteklerimize şahane bir yardımcı olacaktır."

Olaylar, bir kez daha, göründüğünden oldukça farklıydı.

Karmaşık Bir Hikaye; Naziler ve Yahudiler

Nazizmin Tapınakçı-mason kimliği ile Yahudi aleyhtarı görüntüsü arasındaki çelişkiyi çözebilmek için, öncelikle bize empoze edilen dar düşünce kalıplarından kurtulmak gerekiyor. Konu, her şeyde olduğu gibi resmi tarih telkinlerinden ve yüzeysel mantıklardan bağımsız olarak incelenmelidir.

Naziler hakkında bir resmi ve bir de gerçek tarih olduğunu farketmek zor değildir. Her şeyden önce, Nazizmin önceki sayfalarda incelediğimiz Tapınakçı-mason kökeni, kesinlikle resmi tarihte konu edilmez. Aksine bu konu özenle ört-bas edilmiştir. İngiliz tarihçi Michael Howard'ın da belirttiği gibi savaşın ardından Nazizmin okült yönü ısrarla hasıraltı edilmiş, başta Churchill olmak üzere müttefik devletlerin liderleri bu gerçeğin Nuremberg mahkemelerinde ya da başka platformlarda açığa çıkmasını özenle engellemişlerdir. Kısacası, Nazizmin aslında masonluğun çeşitlemelerinden biri olduğu gerçeği, kasıtlı olarak gizlenmiştir. Aslında bu gerçeği gizleyenlerin arasında Naziler'in kendileri de vardır. Hitler, kendi masonik kariyerine karşın sık sık masonluk aleyhtarı yorumlar yapmış, iktidara gelişinin ardından da ülkedeki mason localarını kapattığını açıklamıştır. O yıllara başka bazı ülkelerde de kullanılmış olan bu taktiğin amacı açıktır: Sıradan mason localarını kapatarak, ülkenin gerçekte seçkin bir loca tarafından yönetildiğini gizlemek.

Naziler'in masonlukla olan ilişkisi bu denli etkili bir biçimde gizlendiğine göre, benzer bir dezinformasyonun (yanlış bilgilendirme) Yahudilik konusunda da yapılmış olabileceğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Naziler'in birer antisemit, yani Yahudi aleyhtarı olduklarına kuşku yoktur elbette. Ama bu Naziler'in Yahudi önde gelenleri ile uyuşmadıkları anlamına gelmez.

Bunun nedeni Siyonizmdir. Önceki bölümde, Mesih Planı'nın bir aşaması olarak 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkan Siyasi Siyonizmin, modernizmin nimetleri yüzünden asimile olmaya başlayan Avrupalı Yahudilerden rağbet görmediğine değinmiştik. Irk bilinçlerini yitirmiş olan bu Yahudiler, Siyonizmin Filistin'e göç çağrılarına kulak tıkamışlar ve Mesih Planı'nın önünde ciddi bir pürüz oluşturmuşlardı. Bu pürüzün nasıl çözülmesi gerektiğini ise hareketin kurucusu olan Theodor Herzl açıklamıştı: Siyonizm, Yahudileri rahatsız etmek ve göçe ikna etmek için antisemitlerle işbirliği yapmalıydı.

Kısacası antisemitizm, Mesih Planı'nın bir parçasıydı. Planın gerçeğe dönüştürülebilmesi için antisemitizme mutlaka ihtiyaç vardı.

Bu durumda, Almanya'daki mason localarında antisemitizm üretilmiş olmasının açıklaması da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Localar, stratejik bir fayda olan antisemitizmi bilinçli olarak üretmişlerdir. Hatta, Aytunç Altındal'ın da kabul ettiği gibi antisemitizmin üretilmesinde kimi Yahudiler de lider rol oynamışlar ve "Jewish Self-Hate", yani Yahudilerin kendilerinden nefret etmesi hareketi olarak isimlendirilmişlerdir.

İşte bu nedenle, Naziler'in antisemit oluşlarının da, Yahudi önde gelenleri için hiçbir olumsuz yönü yoktu. Aksine Naziler, Herzl'in kurduğu mantığa göre, Siyonizmin en yakın müttefikleri olmalıydılar. Nitekim öyle de oldular. Birbirlerine ideolojik yönden paralel olan bu iki hareket, geleneksel Tapınakçı-Yahudi ittifakının yeni bir örneğini oluşturarak, tarihin en az bilinen paktlarından birini kurdular.

Siyonizm ve Nazizm'in İdeolojik Akrabalığı

Hitler, Genç naziler

Siyonsitler ve Nazilerin ideolojileri birbirine çok benziyordu ve pek çok konuda da iyi anlaşıyorlardı. Anlaştıkları konuların başında ise “ırk saflığı” kavramı geliyordu.
Her iki taraf da Almanlar ile Yahudilerin iki ayrı ırk olduğu ve hiçbir şekilde birbirlerine karışmamaları gerektiğini düşünüyordu.
Yanda, genç Naziler, Hitler’in saf ve güçlü Ari ırk ile ilgili teorileri dinliyorlar.

Herzl'in Yahudilerin asimilasyon sürecini durdurmak ve tersine çevirmek için antisemitlerle ittifak yapma teorisi, onu izleyen Siyonistler tarafından Avrupa'nın hatta dünyanın farklı ülkelerindeki ırkçılara karşı kullanıldı. Ancak bunlar içinde en önemli olanı kuşkusuz Alman ırkçılarıdır. Nazi hareketinin öncüleri olan Alman ırkçıları, hem siyasi güçleri hem de ideolojik katılıkları sayesinde Siyonistlerin aradıkları müttefik modeline tamamen uyuyorlardı. İki taraf arasındaki ideolojik paralellik ise doğrusu oldukça çarpıcıydı.

Kendisini anti-Siyonist bir Yahudi olarak tanımlayan Amerikalı tarihçi Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators (Diktatörler Devrinde Siyonizm) adlı kitabında, Siyonistler ile antisemitler arasındaki ittifakın bilinmeyen tarihini gözler önüne serer. Brenner'ın vurguladığı gibi Siyonistler ile antisemit ırkçılar arasındaki yakınlık, daha Siyonizm hareketinin ilk yıllarında kendini göstermeye başlamıştır. Örneğin Siyonist hareketin Herzl'den sonra ikinci adamı olan Max Nordau, 21 Aralık 1903 günü Fransa'nın ünlü antisemiti Eduard Drumont ile bir söyleşi yapmış ve biri Yahudi diğeri de Fransız şovenizmini temsil eden bu iki ırkçı arasındaki konuşmalar, Drumont'un La Libre Paroleadlı antisemitik gazetesinde yayınlanmıştır. Nordau şöyle demektedir: "Siyonizm bir din değil, tamamen bir ırk sorunudur ve bu konuda hiç kimseyle Bay Drumont ile olduğum kadar fikirbirliği içinde değilim."

Brenner'ın kitabın başında dikkat çektiği konulardan biri, Alman ırkçıları ile Siyonistler arasındaki ideolojik paralelliktir. Buna göre, I. Dünya Savaşı öncesinde Alman entellektüel çevrelerinde hızla yaygınlaşan Blut und Boden fetişizmi, Siyonistlerin iddialarıyla tam bir uyum içindedir. Bu ideolojiye göre, Alman ırkı kendine has bir kana (blut) sahipti ve kendine ait bir toprak (boden) üzerinde yaşamalıydılar. Yahudiler Alman kanından değildiler, Alman halkının (volk) bir parçası olamazlardı ve dolayısıyla Alman toprakları üzerinde yaşamaya hak sahibi değildiler. Brenner'ın vurguladığı gibi Siyonistler Blut und Boden ırkçılarının tüm argümanlarını içtenlikle desteklemişlerdi. Siyonistlere göre de Yahudiler Alman halkının (volk) bir parçası değildi, dolayısıyla Alman kanıyla karışmamalı, yani Almanlar'la evlenmemeliydiler. Yapmaları gereken en doğru şey ise kendi öz topraklarına (boden) dönmekti; yani Filistin'e.

Kuşkusuz Siyonistler Alman ırkçılığının iddialarını paylaşırken, antisemitizmi de onaylamış oluyorlardı. Çünkü madem Yahudiler Alman halkının bir parçası değildiler, Alman ırkçıları Yahudileri tecrit etmek istemekte haklıydılar, onları sürmek istemekte de haklıydılar. Siyonist düşünceye göre, antisemitizmin varlığı, Yahudilerin kendi suçuydu. Kendilerine ait olmayan bir toprak üzerinde ısrarla yaşayarak, kendilerine yabancı bir ırka karışmaya çalışarak Yahudiler kendileri antisemitizmi kışkırtıyorlardı. Suç antisemitlerin değil, asimile olan Yahudilerin suçuydu. Yıllar sonra bir Chaim Greenberg adlı bir Siyonist, Jewish Frontier adlı Siyonist yayın organında bu ilginç mantığı şöyle özetleyecekti: "İyi bir Siyonist olmak için bir parça antisemit olmak gerekir." 21

Lenni Brenner bu konuda şöyle diyor: "Eğer bir insan ırk saflığı kavramına inanıyorsa, bir başkasının ırkçılığını reddedemez. Ve eğer bir ırkın ancak ve ancak kendi geleneksel vatanında rahat edebileceğini düşünüyorsa, başkalarının da kendi toprakları üzerindeki 'yabancı' ırkları temizlemesine karşı çıkamaz." 22

Naziler ve Siyonistler arasındaki ideolojik akrabalığa Texas Üniversitesi'nde çalışan Amerikalı tarih profesörü Francis R. Nicosia da The Third Reich and the Palestine Question (III. Reich ve Filistin Sorunu) adlı kitabında değinir. Nicosia'ya göre, Siyonistler yalnızca Naziler'le değil, onların öncüleri olan 19. yüzyıl ırkçıları ile de büyük bir ideolojik yakınlığa sahipti. Önceki sayfalarda değindiğimiz Arthur de Gobineau bunlardan biriydi. 1902 yılında, Dünya Siyonist Örgütü (WZO) tarafından yayınlanan Die Welt gazetesinde, Gobineau'nun düşüncelerini öven ve onun Yahudilerin ırk saflığına olan hayranlığını saygıyla karşılayan yazılar yayınlanmıştı. I. Dünya Savaşı öncesi dönemde, önde gelen Siyonistler Elias Auerbach ve Ignaz Zollschan, Gobineau ve Houston S. Chamberlain gibi ırkçı felsefecilerin teorilerinin ateşli savunucuları olmuşlardı.23

Francis Nicosia, antisemitlerin Siyonizme olan sempatilerine de dikkat çeker. Durum öylesine ilginçtir ki, antisemitler henüz 19. yüzyılın başlarında, yani Siyasi Siyonizmin aktif biçimde var olmadığı bir sırada Avrupa Yahudilerinin Filistin'e transferini, yani Siyonizmi savunmuşlardır. Faşizmin öncüsü sayılan ünlü ırkçı Alman düşünürü Johann Gottlieb Fichte bunlardan biridir. Alman volksgeist'ının (ulusal ruh) sağlamlaştırılması için başta Yahudiler olmak üzere tüm azınlıkların temizlenmesini savunan Fichte, Yahudilerin Almanlar ile aynı sosyal haklara sahip olmalarını bir felaket olarak görmüş ve Yahudi sorununun tek çözümünün de bu ırkın topluca Filistin'e transfer edilmesi olabileceğini yazmıştır. Fichte'nin bu "Siyonist" düşünceleri, yüzyılın sonlarında mantar gibi çoğalan takipçileri tarafından da aynen benimsenecektir. Eugen Dühring, bunlardan biridir.24

Antisemitlerin Siyonizme olan bu sempatisi, I. Dünya Savaşı sonrası Almanya'da (Weimar Cumhuriyeti döneminde) de devam etmiştir. Nicosia, Weimar Cumhuriyeti'ndeki; Wilhelm Stapel, Hans Blüher, Max Wundt ve Johann Peperkorn gibi önde gelen antisemitlerin, Siyonizmin Yahudi Sorunu için en iyi çözüm olduğu yönündeki düşüncelerine dikkat çekiyor.

Siyonizm ile Nazizm'in Flört Günleri

1932, Hitler, Nasyonal Sosyalist Parti

Hitler, 1932 yılında Nasyonal Sosyalist Parti’nin bir toplantısında.

Yahudi ulusçuluğunu temsil eden Siyonizm ile Yahudi düşmanlığı ile yüklü olan Alman ırkçılığının arasında akrabalık olduğunu söylediğinizde, bunu ilk duyan kişi büyük olasılıkla bunun mantıksal bir çelişki olduğunu düşünecektir. Oysa az önce göz attığımız bilgilerin bize gösterdiği gibi iki taraf arasında kendi içinde son derece mantıklı olan bir paralellik sözkonusuydu. Siyonist hareketin önemli ideologlarından Jacob Klatzkin, 1925 yılındaki bir yazısında bu mantığı şöyle açıklamıştı:

Eğer bizler antisemitizmin haklı bir hareket olduğunu kabul etmezsek, kendi milliyetçiliğimizin haklılığını reddetmiş oluruz. Eğer bizim halkımız kendi öz kimliğini korumak ve kendine ait yaşam tarzını sürdürmek istiyorsa, o halde aralarında yaşadığı uluslar içinde bir yabancıdır. Dolayısıyla, kendi ulusal bütünlüklerini korumak için bize karşı savaşmak onların hakkıdır... Bize düşen görev, Yahudilerin sosyal haklarını azaltmak isteyen antisemitlere karşı mücadele etmek değil, Yahudilerin sosyal haklarını artırmak (dolayısıyla onları asimile etmek) isteyen dostlarımıza karşı mücadele etmektir.25

Siyonizmin antisemitizme olan sempatisi, kuşkusuz en başta Siyonist hareketin beyni olan Dünya Siyonist Örgütü (World Zionist Organization WZO) saflarında yaygındı. WZO'nun Herzl'den sonraki ikinci efsanevi lideri olan Chaim Weizmann ki daha sonra İsrail'in ilk Devlet Başkanı oldu antisemitizme olan sempatisini sık sık vurgulamıştı. 1912 yılında Alman Yahudilerine yaptığı bir konuşmada "her ülke, eğer mide ağrıları çekmek istemiyorsa, ancak belirli sayıda Yahudiyi hazmedebilir" demiş ve eklemişti, "Almanya'nın zaten gereğinden çok fazla Yahudisi var." 1914'de İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Balfour'la yaptığı bir söyleşi sırasında ise şöyle demişti: "Kültürel antisemitlerle tamamen aynı fikirdeyiz. Bizce de 'Musevi inancına sahip Almanlar' kavramı son derece rahatsız edici, demoralize edici bir fenomendir." 26

WZO'da hakim olan bu düşünce yapısı, doğal olarak örgütün Almanya kolu olan Almanya Siyonist Federasyonu (Zionistische Vereinigung für Deutschland ZVfD) tarafından da paylaşılıyordu. ZVfD, o yıllarda Almanya'daki iki büyük Yahudi örgütünden biriydi. Yahudi İnanışına Bağlı Alman Yurttaşları Merkez Birliği (Centralverein CV) ise asimilasyonist Yahudilerin kurduğu diğer Yahudi örgütüydü. ZVfD ve CV doğal olarak pek çok konuda anlaşamıyorlardı. Birisi Yahudilerin bir ırk, diğeri ise yalnızca dini bir cemaat olduğu inancındaydı. En büyük anlaşmazlık konusu ise antisemitizm hakkındaydı. CV'ye bağlı asimilasyonistler için, antisemitizm olabilecek en büyük tehlikeydi. Almanya'daki mutlu hayatlarını tehdit eden bu virüsü yoketmek için ellerinden gelen herşeyi yaptılar. Asıl virüsün asimilasyonizm olduğunu düşünen Siyonistler ise antisemitizmin yükselişinden endişe duymak bir yana, bunu son derece olumlu bir gelişme olarak algılıyorlardı. ZVfD'nin önce genel sekreteri sonra da başkanı olan Kurt Blumenfeld, antisemitizm hayranı Yahudilerin başında geliyordu. Blumenfeld, Brenner'ın ifadesiyle "Almanya'nın Ari ırka ait olduğunu ve bir Yahudinin Almanya'da resmi bir görev almasının bir başka halkın işlerine tecavüz olduğunu savunan antisemit görüşü tamamen kabul ediyordu." 27

Sözünü ettiğimiz Alman antisemitleri, Naziler'di elbette. Naziler 1920'li yılların hemen başında Alman sokaklarından görünmeye başlandılar. Hitler, etrafına topladığı; eğitimsiz, saldırgan, psikolojik yönden dengesiz, ırkçı, sadist ve zorba çapulcularla birlikte bu yıllarda ünlü Birahane Darbesi'ni denedi. Sokak gücü olarak kurulan SA'lar (Strum Abteilung Yıldırım Kıtaları) siyasi muhalifleri (komünistler, liberaller, vs.) hedef almaya başladılar. İşte Nazi hareketinin doğduğu bu yıllarda, Nazi-Siyonist flörtü de başladı. Siyonistler, az önce değindiğimiz gibi Naziler ve benzeri antisemitlere sürekli kur yapıyorlardı. Hitler de karşı tarafa anlamlı mesajlar gönderdi. Nazi önderi, Francis Nicosia'nın da dikkat çektiği gibi, 1920'lerin başında Yahudi Sorunu ile ilgili olarak yaptığı konuşmaların tümünde, çözümün yalnızca Yahudilerin Almanya dışına transfer edilmesi ile mümkün olabileceğinden söz etmişti. Hitler'in bu çizgisi, Yahudilere sokak saldırıları (pogromlar) düzenlemekten başka bir şey bil-    meyen kaba ve cahil antisemitlerden oldukça farklıydı. 6 Nisan 1920'de Münih'te yaptığı bir konuşmada, Yahudi cemaatine karşı bir pogrom kampanyası başlatmaktansa, Nasyonal Sosyalizm'in tüm enerjisini Yahudilerin Almanya'dan çıkarılması için kullanması gerektiğinden söz etmişti. Hatta bunun nasıl yapılabileceği konusunda da açık bir mesaj veriyordu. "Gerekirse bunun için Şeytan'la işbirliği ile yaparız" diyordu. Bununla, elbette ki Siyonistlerle ittifakı kastetmişti. 29 Nisan'da yaptığı bir konuşmada ise aynen şöyle dedi: "Son Yahudi Almanya'dan çıkartılıncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz." 28 Nazi lideri, 16 Eylül 1919 tarihli bir mektubunda ise şöyle yazıyordu:

Duygusal dürtüler üzerine kurulu olan antisemitizm, kendisini her zaman için pogromlar yoluyla ifade edecektir. Oysa, rasyonel bir antisemitizm, Yahudilere verilen sosyal hakların iptali ve Yahudilerin ülkeden çıkarılması için için planlı ve sistemli bir program uygulamak zorundadır.29

Hitler'in sözünü ettiği Yahudilerin Almanya dışına çıkarılması işlemi, Naziler'in en önemli ideoloğu Alfred Rosenberg tarafından da hedef olarak belirlendi ve en önemlisi, Rosenberg bu iş için Siyonizmle işbirliği yapılması fikrinin mimarı oldu. Nazi ideoloğu, Die Spur'da henüz 1920 yılında yayınlanan bir yazısında "Siyonizm, Almanya'daki Yahudilerin ülke dışına çıkartılarak Filistin'e gönderilmesi için aktif şekilde desteklenmelidir" diye yazmıştı.30 Amerikalı tarihçi Francis Nicosia, "Rosenberg'in, Almanya'daki Yahudilerin toplumdan izole edilmesi ve ikinci aşamada da Filistin'e yollanması için Siyonizmle işbirliği yapma görüşünün Naziler'in iktidara gelişi ile birlikte gerçek bir ittifaka dönüştüğünü" söyler.31

Gerçekten de öyle oldu. Koyu bir Alman ırkçılığı ve ona bağlı bir antisemitizmle yoğrulmuş olan Nazi hareketi, bilindiği gibi 1929 ekonomik krizi, Weimar Cumhuriyeti'nin zayıflığı ve Alman toplumunun sosyo-psikolojik durumu gibi faktörlerin birleşmesiyle önce siyasi gündemin merkezine sonra da 1933 yılında iktidara oturdu. Naziler'in bu zaferi, Siyonistleri sanki kendileri iktidara gelmiş kadar sevindirmişti.

Nasyonal Sosyalizm'in İktidar Yılları ve Siyonistler

Hitler, şansölye

Naziler’in iktidara gelmeleri, ülkedeki “Yahudi sorunu”nun çözülmesini sabırsızlıkla bekleyen Siyonistler için çok sevindirici bir gelişme oldu. Vakit kaybetmeden Nazi paritisine resmi bir ittifak teklifinde bulundular. Üstte, Hitler, Şansölyeliğe atanmasının ardından tebrikleri kabul ediyor.

Naziler'in iktidara geldiği sıralarda Alman Yahudileri ülke nüfusunun % 0.9'unu oluşturuyorlardı. Ancak ekonomik yönden çok daha önemliydiler. Çoğunun refah seviyesi oldukça yüksekti. % 60'ı işadamı ya da yöneticiydi. Diğerleri ise esnaf, din adamı, öğrenci ya da çok az sayıdaki işçilerden oluşuyordu. Sayıları az olmasına karşın, yine de Almanya'nın en önemli ırksal azınlığı durumundaydılar ve bu Yahudilerden kurtularak Alman ırkını saf hale getirmek, Nazi politikasının önde gelen hedeflerinden biriydi. Irk saflığı Naziler için o kadar önemliydi ki, Hitler "ideal" vasıflardaki Alman genç kız ve erkeklerini "üreme çiftlikleri"ne doldurup yeni bir üstün Ari nesil yaratmaya bile çalışacaktı. Irkın saf tutulabilmesi için de Yahudilerin Almanlardan tecrit edilmesi ve ikinci aşamada da ülkeden çıkarılması gerekiyordu.

Dikkat edilirse, bu Siyonistlerin de istediği şeydi. Bu nedenle Nazi hareketinin henüz iktidara yürüdüğü sıralarda iki taraf arasında ilginç ilişkiler kurulmaya başlandı. Bu ilişkilerin en çarpıcılarından biri, ZVfD yönetim kurulundan Kurt Tuchler ile üst düzey SS'lerden Baron Leopold Itz Edler von Mildenstein arasında kurulmuştu. Tuchler Mildenstein'a Siyonizmin Nazi hareketine ne kadar paralel olduğu konusunda uzun bir brifing vermiş ve onu Siyonizmi öven bir yazı dizisini Nazi yayın organlarında bastırması için ikna etmişti. SS subayı Mildenstein bununla kalmayıp Tuchler ile birlikte Filistin'e bir gezide bulunmayı da kabul etmişti. Hitler'in iktidara gelişinden sonra Siyonist Tuchler ile SS Mildenstein yanlarına eşlerini de alarak altı ay süren bir Filistin gezisine çıktılar. Mildenstein gezi dönüşü yazdığı yazılarda Siyonizme övgüler düzmeye devam etti.32 İyi niyet ziyaretleri de Nazi iktidarının ilk aylarında gerçekleşti. Mart 1933'te Hermann Goering Siyonist liderlerden oluşan bir Yahudi heyeti ile görüştü.

Siyonistlerin Naziler'e karşı geliştirdikleri bakış açısını en iyi gösteren eylem ise 21 Haziran 1933 günü ZVfD tarafından Nazi yönetimine gönderilen memorandumdu. 1962 yılına kadar gün ışığına çıkmamış olan bu belgede, Siyonistler açık açık işbirliği teklif ediyorlardı Naziler'e. Uzun mektubun bazı ilginç satırları şöyleydi:

... Irk esası üzerine kurulan yeni Alman devleti içinde bizler de kendi cemaatimizi genel yapıya uydurmak ve bize ayrılacak olan sahada Babayurdu (Almanya) için faydalı olmak istiyoruz. Bizim Yahudi milliyetçiliğine olan bağlılığımız, Alman ulusunun nasyonal ve ırksal gerçekleri ile büyük bir ilişki ve uyum içindedir. Çünkü bizler de karışık evliliğe (Almanlar ve Yahudiler arasındaki evliliklere) karşıyız ve Yahudi toplumunun kan saflığının korunmasını savunuyoruz.          ... Dolayısıyla bizim burada tarifini yaptığımız ve adına konuştuğumuz bilinçli Yahudilik, yeni Alman devleti içinde uygun bir yer bulabilir... Bizler, cemaat bilincine sahip olan Yahudilerle Alman devleti arasında dürüst ve samimi bir işbirliği kurulabileceğine inanıyoruz. Siyonizm, pratik amaçları için Yahudilere düşman olan bir yönetimin dahi desteğini kazanma ümidindedir.33

Lenni Brenner bu memorandum hakkında şöyle diyor: "Alman Yahudilerine karşı açık bir ihanet olan bu belgede, Alman Siyonistleri Naziler'e oldukça hesaplı bir ittifak önermektedirler. Bu işbirliğinin nihai amacı bir Yahudi Devleti kurmaktır. Naziler'e söylenen şey ise basittir: Size karşı asla savaşmayacağız, yalnızca size karşı koyanlarla savaşacağız." 34

Memorandumu kaleme alan Siyonist ekipte yer alan haham Joachim Prinz, sonraki yıllarda neden böyle bir şey yaptıklarını şöyle anlatmıştır: "Dünyada Yahudi Sorununun çözümü için Almanya kadar çaba gösteren bir başka ülke daha yoktu. Yahudi Sorununun çözümü? Bu bizim Siyonist rüyamızdı zaten! Biz hiçbir zaman Yahudi Sorununun varlığını reddetmedik ki! Disimilasyon bu bizim en büyük istediğimizdi zaten!..." 35

Prinz'in de belirttiği gibi Naziler ve Siyonistleri yaklaştıran faktörlerin başında "Yahudi Sorunu"nun varlığına olan inançları geliyordu. Her iki taraf Avrupalı Yahudilerin varlığını bir sorun olarak algılıyor, Yahudilerin Yahudi-olmayanlarla birarada yaşamalarının mümkün olmadığını düşünüyordu. Buna karşın asimilasyonist Yahudiler böyle bir sorunun varlığını bile kabul etmek istemiyorlardı. Bu ise Siyonistlerin gözünde açık bir ihanetti. Bu nedenle de Yahudi Sorunu'nun şiddetle çözülmesi, bu sorunun varlığını bile kabul etmeyen kimliğini yitirmiş Yahudilerin zorla yola getirilmesi gerektiğinden söz etmeye başladılar. ZVfD'nin haftalık yayın organı Judische Rundschau'da asimilasyonistleri yerden yere vuran yazılar çıkmaya başladı. Derginin editörü Robert Weltsch, bir keresinde şöyle yazmıştı:

Tarihin kriz dönemlerinde Yahudi halkı hep kendi suçlarının cezasını çekmiştir. En önemli dualarımızdan birinde 'günahlarımız yüzünden yurdumuzdan sürüldük' ifadesi kullanılır... Bugün de Yahudiler Theodor Herzl'in (göç) çağrısını duymazlıktan gelmiş oldukları için suçludurlar... Yahudiliklerini onurla ifade etmedikleri, Yahudi Sorunu'nu hasıraltı etmeye çalıştıkları suçludurlar ve Yahudiliği geriletmiş olmanın cezasını çekmelidirler.36

Siyonistlerin mantığı açıktı: Asimilasyonist Yahudiler Siyonizmin çağrısını umursamamakla ve kendi ırksal kimliklerini reddetmekle büyük bir günah işlemişlerdi ve bunun cezasını da Siyonistlerin müttefiki olan Nazilerin baskısı ile ödeyeceklerdi. Nitekim Judische Rundschau'da asimilasyonistlere şiddetle saldıran yazılar çıkarken, bir yandan da Nazizmin haklılığını anlatan ya-zılar çıkıyordu. ZVfD genel sekreteri Kurt Blumenfeld, Nisan 1933'teki bir yazısında şöyle diyordu: "Bu topraklarda yabancı bir ırk olarak yaşayan bizler, Alman ulusunun ırksal bilincine ve ırksal çıkarlarına büyük bir saygı göstermekle yükümlüyüz." 37 Siyonist haham Joachim Prinz ise Siyonistlerin ancak kendileri gibi birer ırkçı olan Naziler'le anlaşabileceğini şöyle anlatıyordu: "Ulusun ve ırkın saflığı prensipleri üzerine kurulmuş olan bir devlet, aynı prensiplere inanan Yahudilere ancak saygı duyacaktır." 38

Naziler iktidara gelmelerinden kısa bir süre sonra Yahudilerin bazı toplumsal haklarını kısıtlayan yasalar çıkardılar. Ancak bu politika Siyonistleri hiç rahatsız etmedi. Zaten Naziler de çıkardıkları bu anti-asimilasyonist yasalarla aslında Yahudilere iyilik ettiklerini düşünüyorlardı. Nazilerin basın sorumlusu A. I. Brandt, Siyonist yayın organı Judische Rundschau'ya verdiği bir demecinde şöyle diyordu:

Çıkarılan yeni (antisemit) kanunlar Yahudiler için de yararlı ve motive edicidir. Almanya Yahudi azınlığa kendi öz yaşam tarzını yaşama fırsatı vermekle, Yahudiliğe ulusal karakterini güçlendirmesi için yardımcı olmakta ve iki halk arasındaki ilişkilerin doğru bir zemine oturtulmasına katkıda bulunmaktadır.39

İşte bu mantık üzerinde tarihin en garip ittifaklarından biri olan Nazi-Siyonist ittifakı şekillendi. Nazi iktidarının ilk aylarında iyi niyet gösterileri ile başlayan ilişkiler, kısa bir süre sonra son derece somut ve organize bir işbirliğine dönüşecekti. Bu satırları okuyanlar, belki, Siyonistlerin Naziler'in ne denli fanatik birer Yahudi aleyhtarı olduklarının kestirememiş olduklarını ve ileri görüşlülükten yoksun oldukları için böyle ittifaka giriştiklerini düşünebilir. Nitekim bu ittifakı ört-bas etmeye çalışanlar da konuyu bu argümanı kullanarak geçiştirmeyi denemektedirler. Oysa gerçekler hiç de böyle değildir. Siyonistler Naziler'in taşıdıkları Yahudi antipatisinin çok iyi farkındaydılar ve bunun tehlike olduğunu düşünmek bir yana, bunun daha da artmasını istediler. Naziler'in Alman Yahudileri aleyhine çıkardıkları her kanun onları daha da fazla memnun etti. Brenner şöyle diyor: "Naziler Yahudiler üzerindeki vidayı sıkıştırdıkça, Siyonistlerin Naziler'le ittifak yapma yönündeki inançları daha da sağlamlaştı. Onlara göre, Naziler Yahudileri Alman toplumundan ne denli çok dışlarlarsa, bu Yahudilerden kurtulmak için Siyonizme de o kadar çok ihtiyaç duyacaklardı." 40

Alman Yahudilerine Hitler'e Oy Verme Çağrısı!

Berlin, naziler, yaşlı yahudi, taciz

Naziler iktidara geldikten hemen sonra, ülke çapında antisemit uygulamalar başlattılar. Yahdilerin dükkanları boykot edildi, psikolojik baskı altına alındılar. Yanda, Berlin’de Naziler tarafından taciz edilen yaşlı bir Yahudi görülüyor.
Ancak, kuşkusuz tüm bunlar Siyonistleri tedirgin etmiyor, aksine sevindiriyordu. Onlara göre, ancak bu baskı politikası sayesinde, Alman Yahudileri bu ülkenin kendi yurtları olduğuna inanacaklardı.

Şimdiye dek Naziler konusunda asimilasyonistlerle Siyonistler arasında çok açık bir ayırım olduğunu, Siyonistler'in Naziler'i birer müttefik olarak görürken asimilasyonist Yahudilerin Nasyonal Sosyalizm'e karşı nefret beslediklerini vurguladık. Bu iki taraf arasındaki fark, Almanya Siyonist Federasyonu (ZVfD) ile asimilasyonist Alman Yahudilerinin kurduğu Yahudi İnanışına Bağlı Alman Yurttaşları Merkez Birliği (CV) örgütlerinin Naziler'e yönelik düşünce ve uygulamalarından açıkça görülmektedir.

Siyonistler ile asimilasyonistler arasındaki bu büyük fark, Nazi Almanyası'ndan başka ülkelerdeki aşırı sağcı rejimlere karşı da belirmiştir. İlerleyen sayfalarda bunlara değineceğiz. Genel bir kural olarak, Siyonistlerin aşırı sağcı, faşist elementlerle çok iyi anlaştığını, asimilasyonistlerin ise bu gruplara tepki duyduğunu söyleyebiliriz.

Ancak bu kuralın istisnaları vardır; asimilasyonist Yahudiler içinde de, özellikle sol tehlikeden rahatsız olan burjuvazi arasında, aşırı sağcılarla ittifak kuran ya da en azından ittifak arayışına girenler olmuştur. Almanya'da asimilasyonist Yahudilerin kurduğu CV'den sonra ikinci önemli örgüt olan Ulusal Alman Yahudileri Birliği (Verband nationaldeutscher Juden VnJ) bunun en belirgin örneğidir.

1934 yılında, VnJ yönetimi Hitler'in iktidarını sağlamlaştırmak için etkili bir kampanya başlattı. New York Times, 18 Ağustos 1934 tarihli sayısının 2. sayfasında yaptığı haberde bu kampanyayı haber veriyor ve VnJ'nin "tüm Alman Yahudilerini Hitler'in Başbakanlığı için oy vermeye davet eden" tebliğini aynen yayınlıyordu:

Biz 1921 yılında kurulmuş Ulusal Alman Yahudileri Derneği olarak, savaşta olsun, barışta olsun kendi çıkarlarımızı Alman halkının ve Alman vatanının çıkarları üstünde tutmaktayız. Bu nedenle bize sıkıntı getirse de 1933 Ocağı'nda Hitler'i iktidara getiren ayaklanmayı selamlıyoruz... Hitler'in Başbakanlığı'nı ve hareketinin özündeki tarihsel önemindeki büyüklüğü tamamen onaylıyoruz.

Alman Ulusuna manen ve maddeden bağlı olan Yahudiler olarak bizler, Almanya'dan başka bir ulus tanımayız. Hitler'in Başbakanlığını ve Başbakanlık kurumlarının birlikteliğini destekliyoruz ve kendini Alman hisseden tüm Yahudilerin 19 Ağustos'da Hitler'e evet oyu vermelerini ısrarla tavsiye ederiz.

Anti-Nazi Boykotun Siyonist Desteğiyle Aşılması

Emil Ludwig

Dünya Siyonist Örgütü adına Hitler’e “minnettar” olan Emil Ludwig

VnJ bir istisnaydı kuşkusuz. Onun taşıdığı Nazi sempatisinin asimilasyonist Yahudilerin çoğunluğu için de geçerli olduğunu söylemek kuşkusuz mümkün değildi. Almanya'dakilerin yanında diğer Batılı ülkelerdeki asimilasyonistler de Hitler'in Alman lideri oluşunu büyük bir tedirginlikle izlediler. Ve Siyonist soydaşlarının işbirliği girişimlerinin aksine, Naziler'e karşı koyabilmek için yollar aramaya başladılar. Faşizme karşı çıkan diğer gruplarla (sosyal demokratlar, komünistler, liberaller gibi) birlikte Naziler'e karşı etkili bir eylemyapma arayışına girdiler.

Nazi aleyhtarı boykot bu şekilde doğdu. İlk kez Jewish War Veterans (JWV) adlı New York'lu asimilasyonist bir Yahudi örgütü 19 Mart 1933 günü Alman mallarına boykot uygulanması çağrısında bulundu ve dört sonra da Nazi aleyhtarı büyük bir protesto mitingi düzenledi. Bu kıvılcım gittikçe büyüdü ve solcuların da desteğini alan asimilasyonistler Non-Sectarian Anti-Nazi League adlı Anti-Nazi Birliği'ni kurdular ve tüm Amerikalıları Nazi mallarını boykot etmeye çağırdılar. Boykot bir süre sonra Avrupa'ya sıçradı ve oldukça da etkili oldu. Bu, atılım yapmaya çalışan Alman endüstrisi için hiç de olumlu bir gelişme değildi. Naziler'in en büyük iki pazarı Amerika ve Avrupa'ydı ve bu iki pazarda da asimilasyonistlerin başını çektiği boykot Alman mallarının satışını ciddi biçimde düşürüyordu.

İşte bu noktada birileri Naziler'in yardımına koştu ve Nazi ekonomisinin içine girdiği darboğazı büyük ölçüde genişletti. Kimlerdi bunlar dersiniz?...

Siyonistler elbette. Evet, asimilasyonist Yahudiler Nazi ekonomisini çökertmek için boykot kampanyaları düzenlerken, Siyonistler bu ilginç müttefiklerine yardım eli uzatmışlardı.

I. Dünya savaşı, ekonomik zorluklar

I. Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’yı sarsan ekonomik kriz, Nazi iktidarına kadar inişli-çıkışlı da olsa sürmüştü. 1923 yılında 1 İngiliz sterlini, 622 bin Alman markına karşılık geliyordu. Yanda, o dönemlerden kalma bir tablo: Değersiz mark desteleri ile oynayan Alman çocukları.
Bu kötü ekonominin üstüne, bir de 1933 yılında anti-Nazi boykot eklendi. III. Reich’in ekonomik yönde çökmesi gerekirdi. Oysa öyle olmadı, ekonomi hızla düzeldi.
Ve bu başarının sırları arasında, Siyonistlerin gizli ekonomik desteği de önemli bir yer tutuyordu.

Aslında Siyonistler Nazi yanlısı çabalarını henüz boykot başlamadan önce başlatmışlardı. Yahudi örgütleri tarafından boykot ilanı ile ilgili yapılan tüm öneriler Siyonistler tarafından ısrarla reddedilmişti. Amerika'da doğan boykotu engellemek için en çok uğraşmış olan kişi, Siyonist hareketin Amerika'daki en büyük lideri ve Başkan Franklin D. Roosevelt'in de yakın dostu olan Stephen Wise'dı. WZO'nun Amerika kolu sayılan American Jewish Congress'in (AJC) başkanı olan Wise Naziler'den nefret eden asimilasyonist soydaşlarının boykot ilan etme çabalarını suya düşürmek için uğraşmıştı. Bir keresinde Siyonist bir dostuna yazarken "burada kitlelere karşı koymak için neler yapıyorum bilemezsin", diye yazmıştı, "(Nazi aleyhtarı) büyük sokak gösterileri yapmak istiyorlar." 41

Wise'ın bağlı olduğu Dünya Siyonist Örgütü (WZO) de, önce boykotun ilanını engellemeye çalıştı. Bunu başaramayınca da Nazi dostlarının ekonomik sıkıntısını çözebilmek için uğraştı. Brenner şöyle diyor: "WZO, yalnızca Alman mallarını satın almakla kalmadı, onların satışına aracılık etti ve hatta Hitler ve onu destekleyen sanayiciler için yeni müşteriler buldu." 42

WZO yönetimin böyle davranmasının nedeni, Hitler'i kendileri için Allah'ın bir lütfu olarak algılamalarıydı. Siyonizmin Hitler sayesinde büyük bir destek elde ettiğini, onun sayesinde bilinçlerini yitirmiş Yahudilerin akıllanıp Filistin'e göç edeceklerini düşünüyorlardı. Dönemin etkin Siyonistlerinden dünyaca ünlü yazar Emil Ludwig, WZO'nun bakış açısını şöyle ifade ediyordu:

Hitler adı belki bir kaç yıl sonra unutulacak olabilir. Ama Filistin'de muhteşem bir Hitler anıtı dikileceğine eminim... Yahudiliklerini yitirmiş olan binlerce Yahudi onun sayesinde kimliklerine geri döndürülebilmiştir. Bu yüzden ben şahsen ona karşı büyük minnettarlık besliyorum.43

Yine ünlü Siyonistlerden biri olan Chaim Nachman Bialik ise "Hitlerizm, asimilasyonun pençesindeki Alman Yahudiliğini yokolmaktan kurtarmıştır" diyor, Hitler'le olan ideolojik akrabalığını da vurgulayarak "aynı Hitler gibi ben de kan düşüncesinin gücüne inanıyorum" diye ekliyordu.44

WZO saflarında mücadele eden İtalyan Yahudisi Enzo Sereni de benzer ifadelerde bulunmuştu. "Hitler'in antisemitizmi Yahudilerin kurtuluşuna yarayacak" diyordu. Bir keresinde ise şu sözleri söylemişti: "Filistin'i inşa etmek için Almanya'daki Yahudilerin karşılaştığı sıkıntıları kullanmamız hiç de utanılacak bir şey değildir. Eski liderlerimizin ve öncülerimizin bize öğrettiği bir şeydir bu: Diasporadaki Yahudilerin başına gelen felaketleri yeniden inşa için kullanmak." 45

Siyonistler Alman Yahudilerinin karşı karşıya kaldığı "Nazi çözümü"nden o denli memnundular ki, bunu başka ülkelerdeki asimilasyonist Yahudileri yola getirilmesi için de kullanmayı düşünüyorlardı. Amerikalı haham Abraham Jacobson, 1936 yılındaki bir konuşmasında Siyonistlerin sözkonusu mantığına tepki göstererek şöyle diyordu: "Kim bilir kaç kere, Siyonizme tepkisiz kalan Amerikalı Yahudilerin de yola gelmek için bir Hitler'e ihtiyacı olduğu şeklindeki pervasız lafları duyduk. Söylediklerine göre ancak o zaman Yahudiler Filistin'e gitmeye ikna olurmuş..." 46

Naziler'e bu denli sıcak bakan Siyonistlerin onlarla ekonomik işbirliğine de girmesi kadar doğal bir şey olamazdı. Öyle de oldu. İki taraf arasındaki en büyük ekonomik işbirliği, Alman Yahudilerinin malvarlıkları ile birlikte Filistin'e transferini öngören Ha'avara adlı göç anlaşmasıydı (birazdan buna daha ayrıntılı olarak değineceğiz). Bu anlaşmaya paralel olarak Siyonistler Alman mallarının Filistin'de satılmasını sağladılar. Bir süre sonra işler daha da büyüdü. WZO, Nazi gemilerini kullanarak Belçika ve Hollanda'ya portakal ihraç etmeye başladı. 1936 yılında ise WZO yetkilileri Alman mallarını İngiltere'de satmaya başladılar.

Siyonist-Nazi işbirliği bu kadarla da kalmamıştı. Siyonistler, Alman silah yapımcılarına döviz kaynağı da sağlamışlardı. Albert Norden, So Werden Kriege Gemacht? isimli kitabında ayrı bir Nazi-Siyonist ticari bağlantısını ortaya koyuyordu. Norden, Almanya için stratejik önemi olan hammaddelerin, Siyonist International Nickel Trust adlı şirket vasıtasıyla sağlandığına dikkat çekiyordu. Siyonist sermayedarların denetiminde olan bu şirket, kapitalist ülkelerdeki nikel üretiminin %85'ine sahip durumdaydı. Hitler'in iktidara gelmesinden bir yıl sonra IG Farben Industrie adlı Alman Şirketi ile söz konusu Siyonist şirket arasında bir anlaşma imzalandı. Anlaşma gereğince, Almanya'nın nikel üretiminin yarıdan fazlasının, Siyonist International Nickel Trust tarafından karşılanması öngörülüyordu. Almanya böylece %50 oranında döviz tasarruf etmiş oldu.

Hitler'in Siyonist Finansörleri

Oswald Mosley

İngiliz Faşistler Birliği lideri Oswald Mosley.

Batılı ülkelerdeki büyük Siyonist sermayedarlar da Hitler'e önemli finansal destekler verdiler. WZO'nun aracılığıyla gerçekleşen bu finansal destekler, Nazi Almanyası'nın güçlenmesinde çok büyük pay sahibiydi. Amerikalı araştırmacı Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers adlı kitabında Hitler'in Yahudi finansörlerle savaş öncesinde ve savaş sırasında kurduğu bağlantılarla ilgili son derece önemli bilgiler veriyor. "Hitler'i savaşa sokmak için ona top güllesi ve petrol konularında garanti vermek gerekiyordu. İsveç Enskilda Bankası'ndan Yahudi Jacob Wallenberg, 'SKF' top güllesi üretim fabrikasını kontrol ediyordu ve Nazilere savaş boyunca gülle top mermisi sağladı" diyen Mullins ayrıca Amerikalı Yahudi finans hanedanı Rockefeller'ın sahibi olduğu Standard Oil petrol şirketinin, Nazi gemilerine ve denizaltılarına İspanya ve Latin Amerika'daki istasyonlarıyla petrol sağladığını bildiriyor. Ayrıca, II. Dünya Savaşı başlamadan önce, Ethyl-Standard şirketi, 500 tonluk etil kurşununu Yahudi Warburg hanedanının perde arkasında sahip olduğu I. G. Farben aracılığıyla Reich Hava Kuvvetleri Bakanlığı'na gönderiyor. Ödeme 21 Eylül 1938 tarihli bir teminatla Brown Bros Harriman tarafından gerçekleşiyor.47

Mullins, kitabında Hitler'in bilinmeyen bağlantılarından söz etmeye devam ediyor. Hitler'in finansmanında önemli bir rol oynayan isimlerden birisi; Amerika'nın önde gelen zenginlerinden Clarence Dillon (1882-1979). Samuel ve Bertha Lapowski (ya da Lapowitz) adlı iki Amerikalı Yahudinin çocuğu olarak dünyaya gelen Dillon, I. Dünya Savaşı sırasında ünlü Yahudi finansör Bernard Baruch'un "sağ kolu" olarak çalışıyor. Hitler'le ilişkiler ise II. Dünya Savaşı öncesi yıllarda kuruluyor. Dillon, Reich'ın savaşa hazırlanmasına büyük katkılarda bulunuyor.48

Mullins'in kitabında verilen en ilginç bilgilerden biri de Führer ile Dulles kardeşler arasında yapılan gizli toplantı. Buna göre, 4 Ocak 1933 günü Allen Dulles (mason, CFR üyesi, sonradan CIA şefi oldu) ve John Foster Dulles (CFR üyesi, sonradan Dışişleri Bakanı oldu) Baron Kurt von Schroder'in Cologne'deki evinde Hitler'le gizli bir görüşme yapıyorlar. Dulles kardeşler, toplantıda Amerika'nın dev Yahudi şirketlerinden Kuhn, Loeb Co.'nin temsilcisi sıfatını taşıyorlar ve Hitler'le Almanya'ya verilen kısa vadeli kredilerin vadesinin uzatılması konusunu görüşüyorlar. Toplantı, olumlu sonuçlanıyor.49

Mullins Hitler'in destekçileri arasında Yahudi Samuel hanedanı tarafından kurulan ünlü petrol şirketi Royal Dutch Shell'i de sayıyor. Şirketin yöneticisi Sir Henry Deterding ile Naziler'in ünlü isimlerinden Alfred Rosenberg arasında Mayıs 1933'te Deterding'in İngiltere'deki Windsor Kalesi'nin 1 mil yakınındaki büyük evinde gizli bir görüşme gerçekleşiyor. Daha sonra de süren ilişkiler sonucunda Yahudi Samuel ailesi, Deterding aracılığıyla Hitler'e toplam 30 milyon pound aktarıyor.50

Tüm bu bilgiler, bizlere Nazi hareketi ile Yahudiler, daha doğrusu Siyonizmi benimsemiş Yahudi sermayedarlar arasında çok yakın bir ilişki olduğunu, Alman "Führer"inin bu sermayedarlar tarafından finanse edildiğini göstermektedir. İlginçtir, Hitler de bu gerçeği kabul etmiş ve Yahudiler tarafından finanse edildiğini itiraf etmiştir. II. Dünya Savaşı öncesi dönemde Hitler'in yakın dostları arasında yer alan Herman Rauschning, Hitler M'a Dit (Hitler Bana Dedi ki) adlı kitabında Nazi liderinden şu cümleyi aktarır: "Yahudiler bana mücadelemde önemli katkılarda bulundular. Hareketimizde çok sayıda Yahudi beni mali olarak destekledi." 51

Hitler M'a Dit 1939 yılında savaşın patlak vermesinden kısa bir süre önce basılmıştır. Herhangi bir maksatla veya siyasi-ideolojik bir endişeyle kaleme alınamayacak kadar erken bir zaman olan bu baskı tarihi, eserin önyargısız ve sağlıklı bir kaynak olduğunu ortaya koymakta. Nitekim, Ultra isimli dergi de, Şubat 1992 tarihli sayısında, Hitler M'a Dit kitabından "son derece güvenilir bir kaynak" olarak bahsetmişti. Hitler M'a Dit kitabını, belge kılan ayrı bir nokta da yazarının, Hitler'in kendisine en yakın, sayılı dava arkadaşlarından birisi olmasıdır. Kitabın yazarı Herman Rauschning, Nazi Almanyası'nın çekirdek-kadro mimarlarından ve Danzing Hükümeti'nin eski Nasyonal Sosyalist lideridir.

Kısacası Hitler, Siyonist sermayedarlardan önemli finansal destekler almıştır ve bu da WZO ve onun Almanya kolu olan ZVfD ile kurduğu işbirliğinin bir hediyesidir. En büyük Yahudi düşmanı olarak tanıtılan Hitler ile Yahudiler arasında kurulmuş olan bu ilişkiler, anti-Nazi boykotun aşılmasında ve Nazi Almanyası'nın bir endüstri devi olarak savaşa girmesinde önemli rol sahibidir.

İngiliz hükümeti asimilasyonist Yahudilerin teşvikiyle anti-Nazi boykotu destekleme kararı aldığında, ülkedeki en büyük Hitler sempatizanı olan İngiliz Faşistler Birliği (British Union of Fascist BUF) lideri Sir Oswald Mosley, yayın organı Blackshirt'te şöyle yazmıştı: "Şimdi biz zavallı Yahudileri korumak için Almanya ile olan ticaretimizi kesiyoruz öyle mi?... Ama Yahudiler kendileri Almanlar'la birlikte çok karlı işler yapıyorlar. Almanya ile olan dostça ilişkilerimizi kesmek isteyenler için bundan iyi bir cevap olamaz herhalde."52

Siyonistlerin Nazi Almanyası ile birlikte yaptıkları "karlı iş"lerin en önemlisi ise az önce de belirttiğimiz gibi Alman Yahudilerini Filistin'e transfer etmek için imzalanan göç anlaşmasıdır. Bu anlaşma, Naziler ile Siyonistler arasındaki ittifakın en önemli sonuçlarından biri sayılabilir.

Alman Yahudilerini Göç Ettirmek İçin
Yapılan Siyonist-Nazi Anlaşması

Naziler'in iktidara gelmesinden çok kısa bir süre sonra, Alman Yahudilerinin Filistin'e göçünü mümkün kılacak ilginç bir göç anlaşması imzalandı. WZO'ya bağlı Anglo-Filistin Bankası ile Reich maliye bakanlığı arasındaki anlaşma, hem Yahudilerin malvarlıklarıyla birlikte Filistin'e transfer edilmesine imkan veriyor hem de Alman sanayi mallarının satışı için pazar yaratmış oluyordu. Alman araştırmacı Conor Cruise O'Brien, anlaşmanın detaylarını şöyle anlatıyor:

Anglo-Filistin Bankası ile Alman İktisat Bakanlığı arasında 25 Ağustos 1933'de imzalanan anlaşma aracılığıyla Yahudi malvarlığı, Filistin'de gerekli şeylerin satın alınması amacıyla kullanılacaktı. Bu anlaşma Yahudilerin resmi yoldan göçünün ana dayanağı oldu. Naziler ve Siyonistler, Yahudilerin Almanya'dan Filistin'e mallarının bir bölümüyle göç etmelerini sağlamak için beraber çalıştılar. 1933 yılında, Anglo-Filistin Bankası, Tel-Aviv'de Trust and Transfer Office Ha'avara Ltd. adlı bir şirket kurdu. Dört Yahudi bankerin önderliğinde Hamburg'dan Max Warburg ile M.M. Warburg, Berlin'den Siegmund Wassermann ile A. E. Wassermann Berlin'de bu şirketin bir uzantısı kuruldu. Berlin'deki söz konusu Yahudilere ait olan Palastina Treuhandstelle zur Beratung Deutscher Juden isimli bu şirkete verilen görev ise Filistin'e göç etmek isteyen Alman Yahudilerinin Alman makamlarındaki sorunlarını halletmekti. 1933-1939 arasında 50.000 Yahudi Ha'avara vasıtasıyla Almanya'yı terkederek Filistin'e göç etti. Yine, 1933-1939 arasında 63 milyon sterline yakın bir sermaye Filistin'e transfer edildi... 1933-1939 arasında yürürlükte olan gerçek Alman politikası da, Filistin'deki Yahudileri Araplara karşı desteklemekti.53

Ha'avara adlı göç anlaşması ile hem Siyonistlerin en büyük hedefi olan Filistin'e Yahudi göçü gerçekleştirilmiş, hem de boykot nedeniyle sıkıntıda olan Nazi ekonomisi rahatlatılmış oluyordu. Göç eden Yahudilerin malvarlığı ile Alman sanayi ürünleri satın alınıyor, bunlar Filistin'de satılıyor ve elde edilen karla da göç eden Yahudinin Almanya'da bıraktığı para karşılanıyordu.

Dünya Siyonist Örgütü, Yahudi boykotunu kırmakla kalmadı, aynı zamanda Nazi mallarının Ortadoğu ve Kuzey Avrupa'daki en büyük dağıtımcısı oldu. WZO, Tel-Aviv'de, kurduğu Trust and Transfer Office Ha'avara adlı şirketle, Filistin'e getirilen, Alman mallarının temel satış hakkını aldı. Alman-Yahudi zenginlerinden temin edilecek parayla, büyük miktarlarda Nazi malı satın alınacaktı. Böylece WZO, Ortadoğu bölgesinde, Nazilerin geniş pazar olanaklarına kavuşmasını sağlamış oldu. Döviz işlemleriyle ilgilenen Alman Bürosu, 7 Aralık 1937'de, şunu açıklıyordu: "Dış satıma dayalı transfer işlemleri, Filistin'e 1933'ten beri 70 milyon altın mark kar getirmiştir."

Siyonist liderler ile Nazilerin arasında var olan bu ilişkiler, özellikle de Ha'avara göç anlaşması, başka birçok kitapta da uzun uzadıya incelenmiştir: Lenni Brenner da Zionism in the Age of Dictators'da Ha'avara göç anlaşmasını anlatır. İsrail'de Moshe Shanfield tarafından yayınlanan The Holocaust Victims Accuse, Documents and Testimony on Jewish Criminals, ya da Amerikalı tarihçi Francis R. Nicosia tarafından kaleme alınan The Third Reich and the Palestine Question başlıklı kitaplarda da Naziler ve Siyonistler arasındaki göç anlaşmasını konu edinilir.

Wilhelmstrasse'nin gizli arşivleri de, Hitler İmparatorluğu ile Yahudi Ajansı arasında, Alman Yahudileri'nin Filistin'e göçlerini kolaylaştırmak amacıyla bir antlaşma imzalandığını ortaya koymaktadır. Alman Dışişleri Bakanlığı'na ait 22 Haziran 1937 tarihli bu belge, Nazilerin önayak olmasıyla bir Yahudi Devletinin kurulabileceğini şöyle not eder: " İç politika koşullarının dikte ettirdiği bu Alman tedbiri, hiç kuşkusuz Yahudiliğin Filistin'de kuvvetlenmesine yardım edecek ve bu ülkede bir Yahudi Devletinin kuruluşuna yardımcı olacaktır." 54 Aynı belgede Yahudi göçünün Hitler tarafından koordine edildiği, Alman diktatörünün konu ile özel olarak ilgilendiği de vurgulanmaktadır.

Bugün bunlar bugün pek çok kişiye şaşırtıcı gelen bilgilerdir. Bunun nedeni, tarihin bu ilginç ittifakının resmi tarih tarafından özenle gizlenmiş olmasıdır. İşbirliğinin en hızlı biçimde yürütüldüğü yıllarda bile Siyonistler ve Naziler bu ittifakı gizli tutmak için çalışmışlar ve iki taraf arasındaki ilişkiler dünya kamuoyunun gözlerinden uzak tutulabilmiştir. Yalnızca bazı söylentilerin dolaşması engellenememiştir. Amerikalı yazar Edward Tivnan, ülkesindeki Yahudi lobisinin politik gücünü incelediği The Lobby: Jewish Political Power in US Foreign Policy adlı kitabında, Siyonistler ile Naziler'in yaptığı ittifak ile ilgili olarak 1930'ların sonunda Amerikalı Yahudiler arasında söylentiler dolaştığını ve bunun büyük bir husursuzluk doğurduğunu not ediyor.55

Göç anlaşması 1933'ten savaşın patlak verdiği 1939 yılına dek kesintisiz uygulamada kalmıştır. Göç işleminin 1939'da durmuş olmasının nedeni de, iki taraf arasındaki herhangi bir anlaşmazlık değil, savaş şartlarının Alman gemilerinin İngiliz mandası olan Filistin'e gidişini mümkün kılmayışıdır. Bu dönem boyunca da 60 bine yakın Alman Yahudisi Filistin'e transfer edilmiştir. Hem de oldukça hoş şartlar altında. 1933 Ekiminde Hamburg-Güney Amerika Denizcilik Şirketi, Hayfa'ya direk seferler düzenlemiş ve yolda da yolculara Hamburg hahambaşılığının denetimi altında hazırlanmış Koşer (Yahudilerce helal) yemek servisi sunmuştur.56

Amerikalı revizyonist tarihçi Mark Weber de The Journal of Historical Review dergisinin Temmuz/Ağustos 1993 tarihli sayısında yayınlanan Zionism and the Third Reich (Siyonizm ve III. Reich) başlıklı makalesinde Ha'avara'dan söz eder. Buna göre, Aralık 1937'de Alman İçişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan bir rapor, Ha'avara'nın sonuçlarını şöyle anlatmaktadır:

Ha'avara anlaşmasının Filistin'in 1933 yılından bu yana yaşadığı hızlı gelişimde çok büyük payı olduğuna kuşku yoktur. Anlaşma sayesinde Filistin'i hem en büyük para kaynağı, hem de en zeki ve entellektüel göçmenler yöneltilmiştir. Ülkenin gelişimi için gerekli olan makinaların ve endüstri ürünlerinin büyük kısmı da yine Ha'avara ile ulaştırılmıştır.

Weber'in de vurguladığı gibi anlaşmayı sekteye uğratan tek şey, II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesidir. Aksi halde Nazi-Siyonist işbirliğiyle yürütülen Yahudi göçünün artarak devam edeceğine kuşku yoktur. Nitekim 1938 ve 1939 yıllarında göç eden Yahudi sayısı eskiye oranla daha da artmıştır. 10 bin Alman Yahudisinin ise Ekim 1939'da Filistin'e transfer edilmesine karar verilmiş, ancak Eylül ayında savaşın başlamasıyla bu "rezervasyon" iptal edilmiştir. Ha'avara uygulaması 1941'e kadar kesintili olarak sürmüştür. Sonuçta 1933-1941 yılları arasında 60 bin Alman Yahudisi Nazi-Siyonist işbirliği ile Filistin'e transfer edilmiştir ki, bu da o dönem Filistin'deki Yahudi nüfusunun % 15'ini oluşturmaktadır. Ha'avara'nın ekonomik sonuçları da az önce vurguladığımız gibi oldukça önemlidir. Tarihçi Edwin Black, Ha'avara'yı konu edinen The Transfer Agreement adlı kitabında Ha'avara'nın Filistin'de "ekonomik bir patlama yaratarak, İsrail Devleti'nin kuruluşuna büyük bir katkıda bulunduğunu" yazar.57

Nuremberg Kanunları ve
'Juden Raus! Auf nach Palastina!'

Hitler, 8 Aralık 1938 günü, Graf Zeppelin adlı zeplinin açılış töreninde.

Naziler Alman Yahudilerini göç ettirmek için Siyonistlerle ortak programlar düzenlerken, bir yandan da yine Siyonistlerin tasdiki ile Alman Yahudilerinin ırk bilincini artıracak politikalar uyguladılar. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators'da Naziler'in ırkçı politikalarının Siyonistleri ne denli sevindirdiğini sık sık vurgular. Örneğin Naziler'in 1935'te yayınladığı Almanlar ve Yahudiler arasındaki evlilikleri yasaklayan Nuremberg kanunları bunların başında gelmektedir.

1935 Eylülünde açıklanan Nuremberg kanunları, Yahudilerin Alman toplumundan çok keskin bir biçimde izole edilmesine yöneliktir. Bu düzenleme ile, Yahudiler Alman yurttaşlığından çıkarılmış ve sosyal haklardan mahkum paryalar haline getirilmişlerdir. Yahudilerin resmi dairelerde çalışmaları, öğretmenlik, gazetecilik, çiftçilik yapmaları, radyo, tiyatro ve filmlerde yer almaları yasaklanmıştır. Yahudiler ile Almanlar arasındaki evlilik ve hatta cinsel ilişki de yasaklar arasındadır. Yasaklar arasında, bir Yahudinin Alman bayrağı dalgalandırması da vardır. Tüm bunlar, Yahudilerin kesinlikle Alman olmadıklarını düşünen bir zihniyetin ürünüdür. Ve bu zihniyet, en az Naziler kadar Siyonistler tarafından da paylaşılmaktadır.

Brenner, Nuremberg kanunları ile ilgili olarak o dönemin Alman gazetecilerinden Alfred Berndt'in ilginç bir yorumunu aktarır. Bernt, bu kanunların yayınlanmasından yalnızca iki hafta önce Dünya Siyonist Örgütü'nün (WZO) tüm dünya Yahudilerine yönelik bir deklarasyon yayınladığını ve onları nerede yaşarlarsa yaşasınlar, ayrı bir millet, farklı bir halk olduklarını unutmamaya çağırdığını hatırlatmış ve şöyle demiştir: "Hitler'in yaptığı şey, Yahudilere ırksal bir azınlık statüsü vererek WZO'nun isteğine yerine getirmek olmuştur." Lenni Brenner, bu nedenle Nazi Almanyası'nda yalnızca "iki bayrağın dalgalanmasına izin verildiğini" söyler: Gamalı haçla süslü Nazi bayrağı ve ortasında Siyon yıldızı bulunan mavi-beyaz Siyonist bayrağı! 58 O sıralar Amerikalı Siyonist lider Haham Stephen Wise, kendi yayın organı Congress Bulletin'de konu hakkında şu yorumu yapmıştır:

Hitlerizm, en büyük hedefi olan Alman ulusunu içindeki Yahudi elementten kurtarma isteği sayesinde Siyonizmle olan 'akrabalığını' keşfetti. Bu nedenle Siyonizm, Nazi partisi dışında, Reich sınırları içindeki tek legal parti haline geldi, Siyonist bayrak da, Nazi bayrağı dışında, Reich sınırları içinde legal olarak dalgalanabilen tek bayrak oldu.59

Lenni Brenner, Naziler'in konu hakkındaki politikalarını "philo-Zionism" (Siyonizm sevgisi, Siyonizm taraftarlığı) olarak adlandırarak hemen her konuda Siyonistlere destek olduklarını yazar. Örneğin Naziler, Yahudilerin asimilasyondan kurtulmaları ve kendi ırksal kimliklerinin bilincinde olmaları için çeşitli kanunlar çıkarmıştır. 6 Aralık 1936 tarihinde yayınlanan bir kanun, hahamların sinagoglardaki ayinlerde Almanca kullanmaları yasaklamış ve daha da önemlisi, İbranice kullanılması zorunluluğu getirmiştir. Bu, tüm dünya Yahudilerini Filistin'e toplayarak hepsini artık ölmeye başlayan bir dil olan İbranice'yi konuşmaya zorlayan Siyonistler için büyük bir destektir elbette.60

Naziler'in Alman Yahudilerine ırk bilinci kazandırmak için yaptıkları çalışmalar bununla sınırlı değildir. Brenner'ın yazdığına göre, 1934 Baharı'nda Nazi Almanyası'nın Hitler'den sonraki en güçlü adamı olan SS Şefi Heinrich Himmler'e yakın kurmayları tarafından bir rapor sunulur. Durum Raporu-Yahudi Sorunu başlıklı raporda, Alman Yahudilerinin önemli bir kısmının hala kendilerine "Alman" olarak hissettikleri bildirilmekte ve bu sorunun çözümü için de bazı yöntemler önerilmektedir. Bu yöntemler nedir dersiniz? Brenner şöyle yazıyor: "Raporda Yahudilerin 'Alman' kalmakta gösterdikleri direncin kırılması için, onların kültürel kimliklerinin vurgulanması gerektiği yazılıydı. Bunun için de sistemli bir biçimde özel 'Yahudi okulları' açılması, İbrani sanat ve müzik faaliyetlerinin teşvik edilmesi, sportif faaliyetler düzenlenmesi öneriliyordu." 61

Tüm bunlar, Naziler'in Siyonistler'in güttüğü "ulus yaratma" hedefine ne denli büyük bir sempati duydukları göstermektedir. (Ulus bilincinin zihinlerde oluşturulmasında, kültürel telkinlerin, eğitim, sanat, müzik, spor gibi aktivitelerin önemli rol oynadığı bilinir.)

Brenner'ın yazdığına göre, 27 Ekim 1938 gecesi Hanofer kentinde Yahudilere karşı yapılan gösteri sırasında Hitler'in SA'ları tarafından "Juden Raus! Auf nach Palastina!" yani "Yahudiler defolun! Doğruca Filistin'e!" sloganı ısrarla kullanılmış ve daha sonra da bu slogan tüm ülkeye yayılmıştı. Bu slogan, tüm Yahudileri Almanya'dan çıkarıp Filistin'e yollamak isteyen Siyonistlerle Naziler'in ne denli iyi anlaştıklarının çok özlü bir ifadesidir...

SS-Siyonist Flörtü

SS Subayı von Mildenstein’in Nazi yayın organı Der Angriffteki Siyonizmi öven yazı dizisi; “Bir Nazi Filistin’e Gitti”.

SS Subayı von Mildenstein’in Nazi yayın organı Der Angriffteki Siyonizmi öven yazı dizisi; “Bir Nazi Filistin’e Gitti”.

Nazi parti ve devlet aygıtı içinde en radikal, en fanatik ve en acımasız kadro, Hitler'e bağlı devlet-üstü bir örgütlenme olan SS'lerdir. Schutzstaffel (Koruma Birlikleri) isminin baş harfleriyle anılan SS'ler, Hitler'in emri ile Heinrich Himmler tarafından örgütlenmiş ve Nazi sisteminin beyin kadrosu olarak işlev görmüştür. SS'ler özellikle Yahudilere karşı çok acımasız davranmış, 6 milyona yakın masum Yahudi'nin ölümüyle sonuçlanan soykırımın en büyük uygulayıcıları olmuşlardır.

Ancak fanatik Yahudi düşmanı olan SS'lerin Siyonistlere bakışı oldukça farklıdır. Lenni Brenner SS'lerin Siyonistlerle olan ilişkilerini şöyle anlatıyor:

1934 yılında SS örgütü Nazi partisi içindeki en Siyonist-yanlısı kanat haline geldi. Öteki Naziler onların Yahudilere karşı fazla 'yumuşak' olduklarını söylüyorlardı. SS subayı Baron von Mildenstein 6 aylık Filistin gezisinden ateşli bir Siyonist sempatizanı olarak dönmüştü. Kısa süre sonra SS'lerin Güvenlik Servisi'ndeki Yahudi departmanının başına getirildi. İbranice öğrenmeye ve İbranice plaklar dinlemeye başladı; Siyonist dostu Kurt Tuchler ile Filistin'e yaptığı gezi sırasında dinlediği Yahudi müziklerini çok sevmişti. SS karargahında Siyonizmin Almanya'daki hızlı ve sevindirici gelişimini gösteren haritalar asılıydı.62

Mildenstein Siyonizmi öven yazılar yazmakla kalmadı, Goebbels'i ikna etti ve Der Angriff'te (Hücum) adlı önde gelen Nazi yayın organında Siyonizmi öven 12 bölümlük bir yazı dizisi yayınlanmasını sağladı. Bu dizi Der Angriff'in 26 Eylül-9 Ekim sayılarından yayınlandı. Yazı dizisinde Siyonizmin Filistin'deki çabalarına uzun övgüler düzülüyordu. Yazılanlara göre Siyonizm SS'lere Yahudi sorununun nasıl çözüleceğini göstermişti. "Toprak kendisini reforme etmiş, bu yeni Yahudi bambaşka bir Yahudi olacak" diyordu Mildenstein. Baron'un bu keşfini kutlamak üzere Goebbels, bir yüzünde gamalı haç, öteki yüzünde de altı köşeli Siyon yıldızının yer aldığı bir madalyon yaptırdı.63

Mayıs 1935'te ise o sıralar SS Güvenlik Servisi'nin şefi olan Reinhardt Heydrich, SS'lerin Das Schwarze Korps adlı resmi yayın organında Siyonizmi öven bir yazı yazdı. Heydrich, Yahudiler arasında iki temel grup (asimilasyonistler ve Siyonistler) olduğunu ve Siyonistlerin de kendileri gibi ırk düşüncesine sahip olduğunu yazıyordu. Ona göre asimilasyonistler tehlikeliydi ama Siyonistlerle işbirliği yapmak çok makuldü. Yazısının sonunda Yahudi kafadarlarına duygusal mesajlar vermişti: "Filistin'in binlerce yıldır hasret olduğu kızlarına ve oğullarına kavuşacağı zaman uzak değildir. Onlara tüm iyi dileklerimizle birlikte resmi desteğimizi de sunuyoruz." 64

SS'ler Adına Casusluk Yapan Siyonistler
ve Siyonistlere Gönderilen SS Silahları!...

Naziler’in propaganda sorumlusu  Goeblels (solda) Der Angiff adlı Nazi yayın organında Siyonizmi öven uzun bir yazı dizisı yayınlatmış hatta bir de, bir yüzünde gamalı haç, öteki yüzünde altı köşeli Siyon yıldızının yer aldığı bir madalyon ısmarlamıştı. SS Güvenlik Servisi şefi olan Heyrich (sağda) ise Siyonistlere “tüm iyi dilekleri ile birlikte resmi desteğini de sunduğunu” söylüyordu.

Kısa süre sonra SS'ler ile silahlı Yahudi örgütleri arasında da yakın ilişkiler kuruldu. Bu örgütlerin en önemlisi, WZO'ya bağlı olan Jewish Agency'nin Filistin'deki silahlı kolu olan Haganah'tı. (Haganah, İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte İsrail ordusunun çekirdeğine dönüşmüştür. Moshe Dayan, Yitzhak Rabin gibi İsrail liderleri eski birer Haganah üyesidirler). 1937 yılında Haganah ile SS'lerin Güvenlik Servisi SD (Sicherheitsdienst) arasında gizli görüşmeler başladı. 26 Şubat'ta Haganah'ın Filistin'deki ajanlarından Feivel Polkes, gizlice Berlin'e geldi ve SD'nin Yahudi göçü ile sorumlusu olan SS Subayı Adolf Eichmann ile görüştü. Eichmann, üstü olan Baron von Mildenstein gibi ateşli bir Siyonizm yanlısıydı; Herzl'in kitaplarını okuyor ve bir yandan da İbranice öğreniyordu. Eichmann ile Polkes arasındaki görüşmelerin kayıtları, Eichmann'ın üstü olan Franz-Albert Six'e bir rapor halinde sunulmuştu. Savaş sonrasında SS arşivlerinde bulunan bu belgeye göre, Polkes, Siyonistlerin Naziler'e yeni petrol kaynakları bulabileceklerini söylemiş ve Almanya'dan Filistin'e düzenlenen Yahudi göçünün daha da artarak devamını istemişti. Six, Polkes'un söylediklerinden hoşlanmış ve Siyonistlerle olan ilişkilerin daha da genişletilmesi gerektiğine karar vermişti. SS komutanı, konu hakkındaki düşüncelerini şöyle yazıyordu:

Almanya'dan göç eden Yahudilerin başka herhangi bir ülkeye değil de, yalnızca ve yalnızca Filistin'e gitmelerini sağlayacak bazı düzenlemeler yapabiliriz. Bu tür bir eylem tamamen Alman çıkarlarına uygun sonuçlar doğuracaktır. Zaten Gestapo'nun son düzenlemeleri de bu yöndedir. Polkes'un sözünü ettiği Filistin'de bir Yahudi çoğunluğu oluşturma hedefi de bu düzenlemeler sayesinde gerçeğe dönüştürülebilir.65

Polkes'un Berlin'de yaptığı bu görüşmelerin "iade-i ziyaret"i de aynı yıl içinde gerçekleşti. 2 Ekim 1937 günü Romania adlı bir yolcu gemisi Hayfa limanına vardı. Yolcu listesinde gemide iki Alman "gazeteci"nin var olduğu yazıyordu. Oysa bu gazeteciler iki kıdemli SS subayıydı: Herbert Hagen ve Adolf Eichmann. Gemiden iner inmez Filistin'deki Nazi ajanlarından Reichert ile buluştular, bir kaç saat sonra da Haganah'taki dostları Feivel Polkes ile. Polkes iki SS'i yeni kurulan bir kibutza götürdü. (Kibutz: İsrail'in ilk yıllarda Siyonistler tarafından kurulan komünal tarım çiftlikleri.) Eichmann gördüklerinden çok etkilenmişti. Yıllar sonra Arjantin'de teybe aldığı anılarında Polkes ile yaptığı gezinin izlenimlerini şöyle anlatıyordu:

Dünya Siyonist Örgütü, WZO, Haganah

Dünya Siyonist Örgütü (WZO), Filistin’de Araplara karşı savaşmak için Haganah adlı silahlı bir örgüt kurmuştu. Yanda Haganah’ın seçkin birliklerinden oluşturulan Palmach’ın üyeleri askeri eğitim sırasında görülüyor.
Haganah, İsrail Devleti’nin kuruluşunun ardından İsrail Devleti’nin kuruluşunun ardından İsrail ordusunun çekirdeğini oluşturdu. Moşe Dayan, Yitz hak Rabin gibi  Haganah üyeleri ise önce ordu komutanı sonra da devlet adamı oldular.
Ancak, Haganah hakkında bilinmeyen bir şey vardı: Örgüt, Araplara karşı kullandığı silahların bir kısmını Naziler’den temin ediyordu.

Yahudi kolonicilerin yurtlarını inşa edişlerine hayran olmuştum. Ben de bir idealist olduğum için, yaşama azim ve hırsları beni çok etkilemişti. Daha sonraki yıllarda karşılaştığım Yahudilere hep şunu söyledim: Eğer ben de bir Yahudi olsaydım, mutlaka fanatik bir Siyonist olurdum. Başka bir ihtimal düşünemiyorum. Hiç kuşku yok, Siyonistlerin en ateşlisi ben olurdum.66

Haganah üyesi Polkes ile SS'ler arasındaki bu görüşme sırasında Polkes da önemli şeyler söylemişti. "Milliyetçi Yahudi çevrelerinde, radikal Alman politikasına karşı büyük bir sempati var. Bu sayede Filistin'de bir Yahudi çoğunluk oluşturulabileceği konuşuluyor" diyen Polkes, Şubat ayında Berlin'e yaptığı ziyaret sırasında sözünü ettiği Naziler adına casusluk önerisini yenilemişti. Hatta, Brenner'ın not ettiğine göre, Siyonistlerin "iyi niyet"lerinin bir işareti olarak, Almanya'daki komünistlerin faaliyetleri ve Berlin'de toplanan Pan-İslamik Dünya Kongresi'nin komünistlerle ilişkisi konularındaki iki önemli istihbarat raporu Polkes tarafından Eichmann ve Hagen'e verilmişti.

SS'ler ile Siyonistler arasındaki yakın ilişkiler, kuşkusuz en üst düzeyde, yani "Führer" düzeyinde de geçerliydi. 1938 yılının ilk günlerinden birinde, yıllardır Naziler ile Siyonistler arasında aracılık yapan Otto von Henting Siyonist dostlarını arayarak "Führer konuyla yakından ilgilenerek Filistin'e göçü yavaşlatan tüm engellerin kaldırılması için acil bir emir verdi" müjdesini vermişti. Brenner'ın yazdığına göre, aynı sıralarda Filistin'de Siyonistlerle kanlı-bıçaklı düşman olan Kudüs Müftüsü de Naziler'e yaklaşmaya çalışıyor ama hep çok ters cevaplar alıyordu. Müftü, Naziler'in antisemitizmine bakarak onlarla ittifak yapabileceğini düşünmüştü ama yanılıyordu. Naziler'e yakınlaşmaya çalıştığı sıralarda Naziler Filistin'e yapılan Yahudi göçünü daha da artırmanın çabası içindeydiler. Dolayısıyla, savaş sonrası dönemde Siyonistlerin dillerine doladıkları Müftü-Nazi ilişkileri, gerçekte koskoca bir hiçti; "Müftü, Berlin'e ya da Roma'yla olan ilişkilerinden hiçbir şey elde edemedi." 67

Naziler Siyonistler'e verdikleri destekte o denli ileri gitmişlerdi ki, Filistin'de Araplara karşı savaşan Siyonist militanlara silah bile veriyorlardı. Amerikalı tarihçi Francis R. Nicosia, The Third Reich and the Palestine Question adlı kitabında, Dünya Siyonist Örgütü'nün Filistin'deki silahlı kolu olan Haganah'a SS'ler tarafından Araplara karşı kullanmaları için silah yardımı yapıldığını yazar.68 Nicosia, ayrıca SS'ler ile bugünkü Mossad'ın çekirdeği olan Mossad leAliyah Bet arasındaki Filistin'e illegal Yahudi göçü düzenleme konusunda anlaşmalar yapıldığını ve bu anlaşmaların da uygulamaya geçtiğini yazar. Göç "illegal"dir, çünkü İngiltere'nin Yahudi göçü için koyduğu kotaları aşmaktadır. Bir başka deyişle İngilizlerin (Arap tepkisinden çekindikleri için) Yahudi göçüne getirdikleri sınırlamalar SS'ler ve Siyonistlerin işbirliği sonucunda aşılabilmiştir.

Siyonizmin Seçicilik Politikası

Chaim Weizmann

Dünya Siyonist Örgütü’nün lideri CHAIM WEIZMANN, Avrupalı Yahudileri Nazi baskısından kurtarmak gibi bir amaçları olmadığını, Filistin’e yalnızca “kalifiye” Yahudileri götürmek istediklerini açıkça söylüyordu.

Önceki sayfalarda Naziler'in antisemit uygulamalarının Siyonistler tarafından büyük bir sempatiyle karşılandığına değindik. Bunun mantığı ise basitti: Avrupa'daki yaşamları ne kadar baskı ve sıkıntı altında geçerse, Yahudiler Filistin'e göçe o kadar kolay ikna olacaklardı. Savaş sonrasında Siyonistler antisemitizmi başka türlü kullandılar ve Yahudi halkının bu büyük tehlikeden güvenlikte olmasının tek yolunun kendine ait bir devlet sahibi olması gerektiğini dünya kamuoyuna empoze ettiler. Zaten daha sonraki dönemde de İsrail devleti, bir tür "mazlumlar ülkesi" olarak tanıtıldı; antisemitizmin korkunç kıskacından kaçan zavallı Yahudiler için bir sığınak olarak gösterildi. Oysa İsrail'in mazlum Yahudiler için bir sığınak olarak tanıtılması, samimiyetsiz bir propagandadan başka bir şey değildi. Böyle söylememizin nedeni, Siyonizmin seçicilik politikasıdır.

Seçicilik özetle şuydu: Siyonistler belki tüm Avrupa Yahudilerine etki edecek bir antisemitizmi körüklüyorlardı ama bu Yahudilerin yalnızca bir kısmını Filistin'e götürmeyi düşünüyorlardı. Filistin'de gereksiz "kalabalık" oluşmasını istemiyorlardı. Götürmek istedikleri Yahudiler, orada işe yarayacak Yahudilerdi. Yani zengin, eğitimli, genç ve ideolojik yönden bilinçli Yahudiler. Buna karşın alt kültür gruplarına bağlı, eğitimsiz ve özellikle de yaşlı Yahudilerin Filistin'e göç etmesini hiç mi hiç istemiyorlardı. WZO tarafından "no Nalevki" (Nalevki'ye Hayır) olarak bilinen bir prensip uygulanıyordu. Nalevki, Varşova'daki büyük Yahudi gettosuydu ve büyük ölçüde eğitimsiz, bakımsız, yaşlı ve güçsüz Polonya Yahudilerinden oluşuyordu. WZO liderleri Filistin'de yeni bir Nalevki yaratmak istemediklerini söylüyorlardı. Peki Nalevki'nin Yahudileri ya da onlara benzeyen diğer "vasıfsız" Yahudiler ne olacaktı? Siyonistlerin desteği ile kendilerine baskı uygulayan Naziler'in elinde daha çok ezilecek, daha çok acı çekeceklerdi elbette. Siyonistler kendi soydaşlarının bir kısmını göç ettirebilmek için diğerlerinin baskı ve taciz altında yaşatabiliyorlardı kolaylıkla. Brenner Zionism in the Age of Dictators'da şöyle diyor:

Siyonistlerin Yahudi kitlelerden yüz çevirmelerinin nedeni, 'No Nalevki' politikasıydı. Bu kitleler, Filistin'de gerekli olan yetenek ve kaynaklara sahip değildiler ve dolayısıyla Siyonizm hiçbir şekilde onlarla uğraşamazdı. Göçmenler Siyon'un ihtiyaçlarına göre çok katı bir kritere göre seçilecekti. WZO, bununla kalmayarak, Filistin'deki işsiz Yahudilerin de geriye göç ettirilmesine karar verdi... Naziler'in Mart 1933'teki zaferinin ardından Yahudilere karşı sokak terörü patlak vermiş ve bunun sonucunda da Yahudiler Berlin'deki Filistin'e göç merkezi önünde uzun kuyruklar oluşturmuşlardı. Ama Siyonistlerin Filistin'i bir mülteci sığınağı haline getirmeye niyetleri yoktu. Göç, yalnızca Siyonizmin ihtiyaçlarına göre düzenlenecekti. Yalnızca genç, sağlıklı, kaliteli ve bilinçli Yahudiler isteniyordu. Siyonist gençlik örgütü HaChalutz, Filistin'e kontrolsüz bir Yahudi göçüne izin vermenin 'Siyonist bir suç' olacağını açıklamıştı.69

WZO'nun lideri Chaim Weizmann, seçicilik politikasının önde gelen mimarıydı. 1934 yılında bu konuda bir rapor hazırlamış ve göçmenleri seçmek için gerekli standartları belirlemişti. Buna göre, 30 yaşını aşmış, maddi varlığı olmayan ve herhangi bir kalifiye özellik taşımayan Yahudiler Filistin'e alınmayacaktı. Alman Yahudilerinin çoğu da bu tanıma göre Filistin için uygun değildiler. Ya çok yaşlıydılar, ya ülkenin gerektirdiği mesleki özelliklere sahip değildiler, İbranice bilmiyorlardı ve ideolojik olarak da bilinçlendirilmiş değildiler. Bu nedenle de Naziler'in baskı politikası boyunca ancak çok az sayıdaki "seçilmiş" Yahudi Filistin'e götürüldü. Weizmann, 1937 yılındaki Siyonist Kongre'de şöyle diyordu:

Avrupa'daki 6 milyon Yahudinin umutları göçte. Bana sordular: '6 milyon Yahudiyi Filistin'e götürebilir miyiz' diye. Cevabım: 'Hayır' oldu. Filistin'e götürmek için kurtarmak istediklerim genç insanlar. Yaşlılar gelip geçicidir. Yazgılarına katlanacaklar ya da katlanamayacaklar. Hayatta kalacak olan sadece genç dallardır. Bunu böyle kabullenmek zorundalar.70

Bu bakış açısı hiç değişmedi. Siyonist liderler tarafından, sözde Avrupa Yahudilerinin durumunu incelemek üzere kurulan "Yahudi Kurtarma Komitesi"nin Başkanı olan Yitzhak Gruenbaum 1943 yılında yaptığı bir konuşmada, şöyle diyecekti: "Bize iki değişik planla gelseler ve deseler ki, Avrupa'daki Yahudi kitleleri mi kurtarmalı, yoksa vatanı mı (İsrail'i mi)? Tercihim hiç duraksamadan 'vatan' olur." 71

Dünya Siyonist Örgütü, 1933'den 1935'e kadar, göçmen kağıdı alabilmek için başvuran Alman Yahudilerinin üçte ikisini gerekli vasıflara sahip olmadıkları için geri çevirdi... Siyonist, Davar gazetesinin editör, Berel Katznelson, bu Yahudilerin geri çevrilmesinin nedenlerini ise şöyle sıralıyordu: "Alman Yahudileri Filistin'de çocuk doğuramayacak kadar yaşlıydılar, Siyonist bir sömürge oluşturmaya yetecek kadar mesleki bilgileri yoktu, İbranice bilmiyorlardı ve Siyonist değillerdi."

Kısacası Filistin kapıları Siyonistlerin beğenmedikleri Alman Yahudilerine kapalıydı. Onlar da her geçen gün daha da artan Nazi baskısı karşısında başka ülkelere göç etmek istediler. Amerika'ya ya da İngiltere'ye göç ederek antisemitizm belasından kurtulabileceklerini düşünmüşlerdi. Oysa yanılıyorlardı. Siyonistler, yalnızca Filistin'in değil, Amerika'nın, İngiltere'nin ya da başka herhangi güvenli bir ülkenin de kapılarını kapatmışlardı çünkü. Bu, tarihte liderlerinin bir halka yaptığı en büyük ihanetlerden biriydi.

Yahudilerin Kaçışının Siyonistlerce Engellenişi

Lenni Brenner Zionism in the Age of Dictators'da şöyle diyor: "Alman Yahudilerinin önemli bir bölümünü Filistin'e istemediklerine göre, Siyonistlerin bu kardeşleri için başka güvenli sığınaklar buldukları sanılabilir. Ama hiç te öyle olmamıştır." 72 Gerçekten de Siyonistler Alman Yahudilerinin Nazi baskısından kurtulması için hiçbir şey yapmamışlardır. Yahudi soykırımının iyice açığa çıktığı dönemlerde bile Siyonistlerin tavrında hiçbir değişiklik olmamıştır.

Ünlü Yahudi yazar Elie Wiesel de, David Wyman'ın L'Abandon des Juifs (Yahudilerin Terkedilişi) isimli kitabı için yazdığı önsözde, Siyonist liderlerin Yahudi halkı kurtarmamasından dolayı, "galeyana gelenler"dendir: "Yahudiler terkedilmişti... Üzücü ve insanı galeyana getirecek başka bir sonuç daha vardı: Büyük Yahudi organizasyonları, Yahudi cemaatinin önemli şahsiyetleri bir kurtarma cephesi kurmayı istememişlerdi."

David S. Wyman da, Elie Wiesel'in görüşlerini kitabının ilerleyen sayfalarında tasdik eder: "Amerikan Yahudi cemaatlerinin hiçbiri Avrupa'daki Yahudileri kurtarmak için bir operasyondan bahsetmediler. Hiçbiri, özellikle Yahudi cemaatleri, Yahudileri kurtarmak istemiyorlardı... B'nai B'rith, 1943 Ocağı'nda Pittsburg'da yapılan toplantıda, Yahudilerin kurtarılması yolunda yapılan tüm propagandaların, Filistin'de Yahudi Devleti kurulması yolunda bir propagandaya dönüştürülmesini istedi..."

1938 yılında WZO'nun Weizmann'dan sonraki ikinci adamı (ve sonradan İsrail'in ilk başbakanı olacak olan) David Ben Gurion, İngiltere'deki "Sosyalist İşçiler Toplantısı"nda yaptığı konuşmada, Siyonist mantığı şöyle açıklar: "Bilsem ki, Almanya'daki bütün Yahudi çocuklarını kurtarmak için, ya hepsi İngiltere'ye nakledilecek, ya da yarısı İsrail'e götürülecek; ben ikinci şıkkı seçerim." 73

Aslında işin en ilginç yanı Siyonistlerin Yahudileri kurtarmak için bir şey yapmamış olmaları değildir. Bunun belli bir açıklaması olabilir çünkü; tüm Yahudi enerjisini Filistin'de yoğunlaştırmak istedikleri söylenebilir. Asıl ilginç olan şey, Siyonistlerin Yahudilerin Almanya'dan Filistin harici üçüncü ülkelere göç etmelerini engellemiş olmalarıdır.

1943 yılında, Alman Yahudilerinin kurtuluşunu engellemek için ünlü bir Siyonist ortaya atılır: Haham Stephen Wise. Siyonizmin Amerika'daki baş sözcüsü olan Wise, Birleşik Devletler Kongresinde, "Avrupa'da ölümle karşı karşıya kalan Yahudileri kurtarma tasarısı"nın aleyhinde bir konuşma yapar. Yine aynı Haham Stephen Wise, 1938 yılında, Amerikan Yahudi Kongresi'nin (AJC) lideri olarak yazdığı bir mektupta, Yahudi halka Amerika'ya göç hakkı tanınmamasını savunur. Wise, "Yahudilere Amerika'da sığınma hakkı tanıyacak" herhangi bir yasa değişikliğine karşı olduğunu şöyle ifade eder: "Birkaç hafta önce gelen tüm Yahudi örgütlerinin liderlerinin katıldığı toplantıda alınan karara göre, hiçbir Yahudi örgütü, şu aşamada, göçmen yasalarını herhangi bir şekilde değiştirecek bir tasarıya destek vermeyecektir."

Aynı Amerika gibi İngiltere'nin kapıları da yine Siyonistler tarafından Alman Yahudilerine kapanır:

Zor durumda olan Yahudilere, Britanya topraklarında sığınma hakkı sağlanması için, İngiliz Parlamentosu'nun 227 üyesi kendi hükümetlerine bir çağrıda bulundular. Ne var ki, Yahudi olmayanların, Yahudileri kurtarmak isteği ile yaptığı bu teklif, Siyonist liderlerin hışmına uğradı: 27 Haziran 1943 yılında, İngiliz Parlamentosu'ndaki yüzü aşkın Hıristiyan parlamenter, Yahudileri kurtarmak için neler yapabileceklerini tartışırken, bir Siyonist sözcü kalkıp bu önergeye esasta karşı olduklarını, çünkü önergenin Filistin'in sömürgeleştirilebilmesi için, gereken hazırlıkları içermediğini söyleyebilmişti.74

Aslında Siyonistlerin Yahudilerin Naziler'den kaçışını engellemelerinin basit bir mantığı vardır. Eğer Amerika ya da İngiltere kapıları Yahudilere açılsa, Siyonistlerin istemedikleri vasıfsız Alman Yahudileri yanında, Filistin'e göç ettirmeye çalıştıkları vasıflı Yahudiler de büyük olasılıkla bu ülkelere yöneleceklerdir. Bu nedenle hedef kitleyi Filistin'e götürebilmek için, diğer Alman Yahudilerini Nazi baskısı altında yaşamaya mahkum ederler.

Ve kuşkusuz bu hareket kendi halklarına karşı işledikleri bir ihanettir. Bunu görenlerden birisi, Slovakyalı Haham Dov Michael Weissmandel, bu konuda önemli yorumlar yapmıştır. Weissmandel, savaş dönemi boyunca Yahudilerin Nazi baskısından kurtarılması için çabalar ama çabaları Siyonistler tarafından baltalanır. Bunun üzerine, 1944 yılının Temmuzunda Siyonist liderlere yazdığı mektupta şöyle isyan eder:

Neden şu ana kadar hiçbir şey yapmadınız? Bu korkunç ihmalin sorumlusu kim? Siz değil misiniz? Yahudi kardeşlerimiz! Sizler olanları böylesine soğukkanlı bir suskunlukla seyredebildiğinize göre, insan değilsiniz ve sizler de katilsiniz, çünkü Yahudi insanlarının yok edilmesini şu an, şu saat durdurabilecek, ya da geciktirebilecek iken kollarınızı bağlamış oturuyor ve hiçbirşey yapmıyorsunuz. Sizler kardeşlerimiz, İsrailoğulları, yoksa aklınızı mı yitirdiniz? Bizleri saran cehennemin farkında değil misiniz? Paralarınızı kimlere saklıyorsunuz? Katillere mi? 75

Weissmandel'in sezgileri güçlüydü. Gerçekten de Siyonistler "paralarını katillere saklıyor", yani önceki sayfalarda incelediğimiz gibi Naziler'e büyük finansal destekler veriyorlardı. Bir Yahudi devleti kurabilmek için Yahudi düşmanlarıyla işbirliği yapmanın, onların Yahudiler üzerinde uyguladıkları baskıları desteklemenin gerektiğine inanıyorlardı. Kendi soydaşlarına baskı yapsınlar diye Naziler'e kolaylıkla para verebiliyorlardı. Bu baskı, savaş yıllarında ise korkunç bir soykırıma dönüşecek, Naziler milyonlarca masum Yahudiyi acımasızca katliamdan geçirecekti.

Siyonizmin Kendi İçindeki Bölünmeler
ya da İyi Polis-Kötü Polis Oyunu

siyonizm, Vladimir Jabotinsky

Sağ-kanat Revizyonist Siyonizmin kurucusu olan Vladimir Jabotinsky, ya da yaygın lakabıyla  “Vladimir Hitler”, Dünya Siyonist örgütünden 1933 yılında ayrılarak kendi Siyonist örgütünü kurdu.

Siyonist hareket, önceden de belirttiğimiz gibi asıl olarak I. Siyonist Kongre'de kurulan Dünya Siyonist Örgütü (WZO) tarafından yönetildi. Herzl'in 1905'teki ölümünün ardından 1911'e dek David Wolffsohn, o tarihten 1920'ye dek ise Otto Warburg WZO'yu yönetti. Bu tarihten sonra ise WZO'nun liderliği 1946 yılına dek 1931-1935 yılları arasındaki Nahum Sokolow dönemi hariç ünlü Chaim Weizmann tarafından yönetildi. Weizmann'ın sağ kolu ise David Ben Gurion'du. Zaten bu ikili İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık koltuklarını paylaştılar.

WZO, genel olarak sosyal demokrat/sosyalist eğilimliydi. Buna karşın WZO liderlerinin en yakın ilişkiler içinde olduğu ülke her zaman İngiltere olmuştur. (WZO'nun Almanya kolu olan ZVfD'nin Naziler'le olan işbirliği kuşkusuz mümkün olduğunca gizli bir biçimde yürütülmüştü). Ancak zamanla WZO içinde muhalif bir kanat gelişti. Bu kanat, örgütte yaygın olan solcu eğilime karşın sağcı, hatta faşizan eğilimlere sahipti ve örgütün İngiltere'ye olan sempati ve bağlılığını benimsemiyordu. Liderliğini Vladimir Jabotinsky adlı bir Rus Yahudisinin yaptığı bu akım, kısa süre sonra Revizyonist Siyonizm olarak anılmaya başlandı. 1920'lerin ortalarında başlayan görüş ayrılığının giderek büyümesi sonucunda, Revizyonistler 1933 yılında WZO'dan ayrılarak Yeni Siyonist Örgüt (New Zionist Organization NZO) adlı kendi örgütlerini kurdular.

Jabotinsky, Filistin'e yapılan Yahudi göçüne Arap tepkisi nedeniyle sürekli kısıtlamalar koyan İngiltere'ye karşı sert bir mücadele yürütülmesini savunuyordu. WZO'dan çok daha radikal ve sert bir ideolojisi vardı. Hatta o dönemlerde aşırı sağcı fikirleri nedeniyle Vladimir Jabotinsky'e "Vladimir Hitler" diyenler vardı. Revizyonist Siyonizmin kurucusu, ideolojisini şöyle özetliyordu

Günümüz ahlak kuralları içinde çocuksu hümanizmin etkisi yoktur. Dünya siyasal yaşamını şekillendirecek olgu, sadece ve sadece güçtür. Komşusu ne kadar iyi ve candan olursa olsun, ona inananlar aptaldırlar. Adalete inananlar da aptaldırlar. Adalet, bileği güçlü olanın ve bu bileği büyük bir ısrarla isteklerini gerçekleştirmek için kullananındır.76

Jabotinsky gerçekten de 1920'li ve 1930'lu yıllarda yükselişte olan Faşizm ve Nazizm'in Yahudi versiyonuydu. Bunu ifade etmekten de çekinmiyordu. Betar adlı milis örgütünü kurduğunda model olarak Hitler'in SA'larını ve Mussolini'nin Karagömlekliler'ini seçmişti. Betar üyeleri birbirlerini faşist selamla selamlıyorlardı. 1930'ların sonlarında ise Revizyonistler Filistin'deki Araplara ve ilerleyen yıllarda da İngilizlere karşı savaşacak olan Irgun Zvei Leumi (Ulusal Askeri Örgüt) ya da kısaca Irgun adlı silahlı yeraltı örgütünü kurdular. Irgun ve 1940 yılında ondan ayrılan Avraham Stern'in kurduğu LEHI (Lomamei Herut Yisrael İsrail'in Özgürlüğü Savaşçıları), Araplar'a ve İngilizlere karşı kanlı terör eylemleri gerçekleştirdiler (LEHI, kurucusunun adından dolayı Stern Çetesi olarak da anılır). İsrail'in sağcı Likud partisinin iki büyük lideri olan Menahem Begin Irgun'a, Yitzhak Şamir'de Stern'e bağlı iki aktif teröristti o sıralarda.

Siyonizm içindeki bu sağ-sol ayrımına bakarak ki bu ayrım İsrail'in kuruluşunun ardından da solcu İşçi partisi ve sağcı Likud partisi ayrımıyla sürmüştür her iki kanadın da kendine uygun müttefikler bulduğunu düşünebiliriz. Nitekim resmi tarih de bizlere böyle söylemektedir. Siyonist kaynakların anlatımına göre, WZO İngiltere yanında taraf tutmuş, Revizyonistler ise İngiltere'ye karşı çıkarken, Mussolini ile yakın ilişkiler geliştirmiştir.

Oysa gerçekler hakkındaki biraz daha detaylı bir araştırma, iki taraf arasındaki ayırımın pek inandırıcı olmadığını gösteriyor. Bunun nedeni, her iki tarafın, özellikle WZO'nun, görünüşteki ideolojisine uymayan ittifaklar kurmuş olmasıdır. Önceki sayfalarda incelediğimiz WZO-Nazi bağlantıları bunun bir örneğidir. Birazdan WZO'nun da aslında aynı Revizyonistler gibi Mussolini ile bağlantılar kurduğunu inceleyeceğiz.

Bu durum, iki taraf arasındaki ideolojik ayrıma inanmayı pek mümkün kılmamaktadır. Her iki taraf da Faşistler ve Naziler'le çok yakın ilişkiler kurduğuna göre, bir tarafın sağcı ötekinin solcu olmasının ne anlamı olabilir?

Vlademir Jabontinsky

Vladimir Jabontinsky’nin takipçileri, 1930 ve 1940’lı yıllarda Filistin’de kurdukları Irgun ve Stern gibi örgütlerle çeşitli terör eylemleri gerçekleştirdiler. Siyonizm’in kötü polisi  rolü, Revizyonistlere devredilmişti.
Irgun’un en önemli liderlerinden biri, 30 yıl sonra Başbakanlık koltuğuna oturacak olan Menahem Begin’di. Begin, yanda, 1948 yılındaki ateşli bir miting sırasında.

Amerikalı Ortadoğu uzmanı Richard Curtiss, editörü olduğu Washington Report on Middle East Affairs dergisinin Haziran 1995 sayısında yazdığı "Barış Sürecini Öldüren İyi Polisler ve Kötü Polisler" başlıklı makalesinde üstteki soruya tutarlı bir cevap öne sürmüştü. Curtiss'e göre İsrail'in siyasi tarihindeki iki farklı kanat Sol Siyonizm ve Revizyonizm arasındaki ayırım, gerçekte ünlü iyi polis-kötü polis numarasından başka bir şey değildi.

Curtiss'e göre, iyi polis-kötü polis taktiğinin ilk örnekleri, 1940'lı yıllarda görülmüştü. 16 Eylül 1948 günü Revizyonist Stern örgütünün teröristleri, Birleşmiş Milletler'in Filistin arabulucusu olan ve Siyonistlerin işgal politikalarını eleştirmesiyle tanınan Kont Folke Bernadotte'u Kudüs'te öldürdüler. Yeni kurulmuş olan İsrail Devleti'nin Başbakanı Ben Gurion, Revizyonist militanlarca gerçekleştirilen suikasti lanetledi ve Bernadotte'un BM karargahındaki cenazesine de katılarak taziyelerini sundu. Suikastin sorumlusu olan Stern üyeleri ise kayıplara karıştılar. Ancak bir süre sonra bu militanlar ortaya çıktılar, hem de çok ilginç bir biçimde... Bernadotte'u vuran Joshua Cohen adlı tetikçi, Başbakan Ben Gurion'un özel koruması oluverdi birden bire.! Suikast emrini verenlerden Yitzhak Şamir ise Mossad'ın Avrupa masası şefliğine getirildi. Ben Gurion'un başbakanlığının sürdüğü bu dönemde, Şamir'in de katkısıyla, çok sayıda "İsrail düşmanı" Mossad ajanlarınca Avrupa'da öldürüldü.

Tüm bunların tek bir açıklaması vardı: Ben Gurion'un Bernadotte için döktükleri ancak timsah gözyaşıydı. İsrail'in İşçi Partili Başbakanı, Revizyonist militanların gerçekleştirdiği suikastten gerçekte son derece memnundu. Yalnızca, dünya kamuoyuna "iyi polis-kötü polis" numarası yapıyordu.

Richard Curtiss, Revizyonist Siyonistler ile sol-kanat Siyonistler arasındaki bu tür danışıklı dövüşlerin İsrail devletinin tarihindeki başka örneklerine de değiniyor. Bunlara 8. bölümde yeniden değineceğiz. Bizim buradaki amacımız, neden 1930'lı yıllarda Siyonist hareketin içinde ayrı bir fraksiyon doğduğu ve bu ayrı görüntüye rağmen her iki tarafın da Naziler ve Faşistlerle işbirliği yaptığıdır.

Bu sorunun cevabı, İngiltere'dir. Çünkü iki taraf arasındaki tek gerçek ayrım iki taraf da Nazi ve Faşistlerle işbirliği yaptığına göre İngiltere'ye karşı olan tavırlarıdır. Filistin'in yönetimini elinde bulunduran İngiltere 1930'ların ortasından itibaren Arap tepkisi nedeniyle Yahudi göçüne kısıtlamalar getirmiş ve bu da Siyonistleri çileden çıkarmıştı. İngiltere'ye karşı bir şeyler yapmak gerekiyordu. Ama bu büyük güç tamamen küstürülürse, bu kez Siyonizm büsbütün batağa saplanabilirdi. Bu nedenle Siyonizm İngiltere'ye karşı iyi polis-kötü polis oyununu oynadı ve WZO İngiltere ile iyi ilişkilerini korurken, Jabotinsky'nin öğrencileri İngiliz hedeflerini bombalamaya başladılar. WZO bu saldırıların "gözü dönmüş fanatikler" tarafından düzenlendiğini ve aslında Siyonistlerin hep İngiltere yanlısı olduğunu söylüyordu. İngiltere bu nedenle Siyonizme tepki vermedi ama Revizyonistlerle uğraşmaktan yorularak Filistin'i terketti. Bu sayede de 1947 yılında BM kararıyla Filistin'in yarısında bir Yahudi Devleti kuruldu. İyi polis-kötü polis ittifakı işe yaramıştı. Jabotinsky'nin kurduğu NZO'nun 1946 yılında kendini fesh ederek WZO saflarına yeniden katılmış olmasıyla da iyi ve kötü polisler birbirlerine yeniden kavuştular.

İşte Revizyonist Siyonizm ile WZO'nun temsil ettiği sol-kanat Siyonizm arasındaki ayrımın gerçek hikayesi budur. Bu durum, her iki kanadın, İngiltere dışındaki politikalarının birbiriyle aynı oluşundan çok iyi anlaşılıyor. Mussolini İtalyası, başta da belirttiğimiz gibi bunun en iyi örneğidir.

Mussolini'nin Siyonistlerle İlişkileri

Mussolini

Mussolini, Hitler’in en büyük müttefikiydi. Aynı aşırı sağ ideolojiyi savunuyorlardı. İki faşistin Siyonizm konusundaki politikaları da birbirinin aynı oldu. Mussolini de, aynı Hitler gibi Siyonizm’i destekledi. Öyle ki Siyonist Betar örgütünün militanları, “Duce”nin Karagömlekliler denen faşist birlikleri ile birlikte askeri eğitim yapmışlardı.
Üstte, Mussolini kurmayları ile birlikte ünlü “kazayağı” yürüyüşünü yapıyor. Yanda ise, Hitler ve Mussolini, İtalya’daki görüşmeleri sırasında.

Siyonizm yalnızca Alman antisemitleri, yani Naziler ile ittifak yapmakla kalmadı. Hareket, Avrupa'nın, hatta dünyanın dört bir yanındaki Yahudileri Filistin'e götürmek istiyordu. Bu nedenle 1930'lu ve 1940'lı yıllarda Almanya dışında daha pek çok ülkede Siyonistler ile aşırı sağcı/faşist güçler arasında gizli ilişkiler kurulmuştur. Bunun en ilginç örneklerinden biri de, Hitler'in en önemli müttefiki olan Mussolini'dir.

1920'lerin başında İtalya'nın başına geçerek "Faşizm" adını verdiği aşırı sağcı totaliter bir sistem uygulamaya başlayan Mussolini, Akdeniz'le ve dolayısıyla Ortadoğu'yla yakından ilgileniyordu. Habeşistan'ı işgal etmesinin nedenlerinden biri, eski Roma İmparatorluğu'nun toprakları üzerinde yeni bir İtalyan etkinliği oluşturmaktı. Bu noktada Mussolini'nin Filistin sorununu görmezlikten gelmesi mümkün değildi. Öyle de oldu. Faşist diktatör, Filistin'le de ilgilendi ve Siyonistlerin safından yer tuttu. Siyonizmin önemli bir güç olduğunun farkındaydı ve bunun hamiliğini İngiltere'den devralmayı hesaplıyordu.

Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators'da, Mussolini ile Siyonizmin her iki kanadı arasındaki ilişkileri ayrıntılı olarak anlatır. Buna göre, ilginç noktaların başında, Mussolini'nin partisindeki Yahudiler vardır. Faşist hareketin kurucuları arasında 5 İtalyan Yahudisi yer almaktadır. Mussolini ilerleyen yıllarda İtalyan Ticaret Bankası Banca Commerciale Italiana'nın başına da bir Yahudiyi getirmiştir. Mussolini'nin Dışişleri Bakanlığı'nı yapmış olan iki isim, Sindey Sonnino ve Carlo Schanzar da Yahudi asıllıdırlar.

1920'li yılların ikinci yarısında Dünya Siyonist Örgütü (WZO) temsilcileri ile Mussolini arasında bazı görüşmeler yapılmıştır. Ancak bu görüşmelerle ilgili açık tutanaklar yoktur. Mussolini ile görüşmeler yapan Weizmann da bu konuyu ört-bas etmeye çalışmıştır. Lenni Brenner, Weizmann'ın anılarında Mussolini ile ilgili bilgilerin "kasıtlı olarak örtülü ve hatta yanlış yönlendirici" olduğunu söyler. Ancak Mussolini ile Weizmann'ın oldukça iyi anlaştıklarına kuşku yoktur. 17 Eylül 1926 günü Weizmann Roma'ya "Duce" ile görüşmeye çağrılmış, Mussolini görüşmede Siyonistlere Filistin'de ekonomik yardım sözü vermiş, hemen ardından da İtalyan basınında Siyonizmi öven yazılar yayınlanmıştır. Bir ay sonra bu kez WZO'nun ikinci adamı Nahum Sokolow İtalyan diktatör ile görüşmüş ve Mussolini'nin Siyonizme olan desteğini bir kez daha vurgulamıştır.

Franco

Hitler ve Mussolini’nin desteğiyle İspanya iç savaşını kazanan Franco, Avrupa’daki faşist cephenin yeni bir üyesi olmuştu. Bu durumda doğal olarak Siyonistler de Franco’dan yana tavır aldılar.
Bu tavırda, belki de, diktatörün gerçekte bir İspanyol Yahudisi (sefarad) olmasının da bir payı vardı. Üstte, Franco (ortada) iç savaş günlerinde falanjistlere komuta ederken.

Mussolini, bir kaç yıl sonra bir başka Siyonist heyetle görüşmesi sırasında, Weizmann'la yaptığı görüşmelerin verimini ve Siyonizme olan desteğini şöyle ifade eder:

Bir Yahudi Devleti kurmalısınız. Ben kendim bir Siyonistim ve bunu Dr. Weizmann'a da söyledim. Gerçek bir devletiniz olmalı. İngilizlerin size lütfettiği milli bir ev değil. Bir Yahudi Devleti kurmanızda size yardım edeceğim.77

Mussolini'nin Revizyonistlerle olan ilişkileri ise daha da kapsamlı ve verimliydi. Brenner, hem Zionism in the Age of Dictators hem de The Iron Wall: Zionist Revisionism from Jabotinsky to Shamir adlı kitaplarında bu ilginç ilişkileri anlatır. Buna göre, Revizyonistler, WZO'dan ayrıldıklarında İngiltere yerine kendilerine yeni bir müttefik aramışlardı. İtalya bu iş için en uygun adresti. Jabotinsky, İtalya ile ittifak içinde yeni bir Akdeniz düzeni hayal ediyordu. 1935'te verdiği bir demeçte, "Biz bir Yahudi İmparatorluğu istiyoruz, Akdeniz'de bir İtalyan İmparatorluğu olduğu gibi doğuda da bir Yahudi İmparatorluğu olmalıdır" demişti... Bu "Yahudi İmparatorluğu" Filistin ile beraber Ürdün'ü de içerecek, Mısır'ı ve Irak'ın da kısmen kapsayacak sınırlara sahip olacaktı. Kendisini Mazzini ya da Garibaldi'nin yahudi versiyonu olarak görüyordu.

Mussolini de Revizyonistlere büyük sempati duyuyordu. Onları "Siyon'un faşistleri" olarak tanımlamıştı. Kasım 1934'te, Mussolini'nin emriyle, Faşist partisinin milis gücü olan Karagömlekliler'in Civitavecchia'daki askeri eğitim merkezinde, Revizyonistlerin milis gücü olan Betar'a özel bir bölüm ayrıldı. Betar militanları bu askeri merkezde Karagömlekliler'le birlikte uzun süre eğitim gördüler ve daha sonra Irgun saflarında savaşmak için Filistin'e gönderildiler.

Revizyonistler Faşizm'e iyice ısınmışlardı. Hareketin önde gelen isimlerinden Abba Achimeir ve Wolfgang von Weisl, Jabotinsky'nin kendi "Duce"leri olduğunu söylüyorlardı. Jabotinsky, ilk Revizyonist Siyonist Kongre'nin Faşist İtalya'nın Trieste kentinde yapılmasını istemişti; bunun Batı kamuoyundan fazla tepki toplayacağı düşünüldüğü için vazgeçildi. Mussolini, 1935'te sonradan Roma başhahamı olacak olan David Prato'yla konuşurken şunları söylemişti: "Siyonizmin başarıya ulaşması için bir Yahudi devletine, Yahudi bayrağına ve Yahudi diline ihtiyacınız var. Bunu en iyi anlayan kişi ise sizin faşistiniz, Jabotinsky." 78

Bu arada Revizyonistlerin Hitler'e ve Naziler'e büyük hayranlık duyduklarını da not etmek gerek. Abba Achimeir bir konuşmasında şöyle demişti: "Evet, biz Revizyonistler Hitler'e karşı büyük hayranlık besliyoruz. Hitler Almanya'yı kurtarmıştır. O olmasa, en geç dört yıl içinde ülke yıkılırdı." 79

Revizyonistlerin Nazi sempatisi dış görünüşlerine de yansıyordu. Betar üyeleri kendilerine üniforma olarak Hitler'in SA'larının giydiği kahverengi üniformanın aynısını yaptırmışlardı. 1931 yılında Amerika'daki Revizyonist yayın organı Betar Monthly şöyle yazıyordu: "Bize, Revizyonistlere ve Betar üyelerine 'Hitlerciler' dendiğinde hiç rahatsız olmuyoruz... Eğer Herzl bir faşistse ve Hitlerciyse, eğer Ürdün'ün her iki yakasında da bir Yahudi çoğunluğu istemek Hitlercilikse, öyleyse hepimiz Hitlerciyiz." 80

Siyonizmin kötü polisleri olan Revizyonistler, bu şekilde açık açık Hitlercilik oynuyorlardı. İyi polis WZO ise, önceki sayfalarda incelediğimiz gibi Naziler'le olan bağlantılarını son derece gizli ve örtülü bir biçimde sürdürdü. Aynı şey Mussolini için de geçerliydi.

Bu arada Siyonistlerin Hitler ve Mussolini ile eşzamanlı olarak kurdukları ilişkiler, bir üçüncü bağlantı daha doğurmuştu: Francisco Franco. Solcu cumhuriyetçilerle yaptığı iç savaş sonucunda 1936'da İspanya'da iktidarı ele geçiren ve Falanjizm olarak bilinen kendi Faşizm versiyonunu uygulamaya koyan Franco, Hitler-Mussolini ikilisinden büyük destek görmüştü. Bu durumda doğal olarak Siyonistler de Franco'nun yanında saf tuttular. Franco'ya karşı savaşan cumhuriyetçiler arasında çok sayıda Yahudi olduğu bilinir; ama bunların hepsi asimilasyonist Yahudilerdi. Oysa, Lenni Brenner'ın vurguladığı gibi Siyonistler hiçbir zaman Franco'ya karşı savaşan Yahudileri desteklememiş, aksine bu Yahudilere şiddetle karşı çıkmışlardır. Bunun bir nedeni de Franco'nun kimliği olabilir: Türk Yahudilerinin gazetesi Şalom, 29 Nisan 1992 tarihli sayısında Franco'nun gerçekte Yahudi asıllı olduğunu, bir "converso" (İspanya'daki Yahudi dönmelerine verilen ad) ailesinden geldiğini yazıyor. Amerikalı tarihçi Eustace Mullins de The World Order adlı kitabında Franco'nun yanısıra onun en büyük finansörü olan Juan March'ın da bir converso olduğunu yazmaktadır.81

Tüm bunlar, Hitler-Mussolini-Franco triosu ile Siyonistler arasındaki gerçek ilişkinin resmidir. Ancak Avrupa'daki aşırı sağcılar Hitler ya da Mussolini'den ibaret değildi. İspanya'dan Avusturya'ya, Polonya'dan Romanya'ya pek çok Avrupa ülkesinde kendilerine Hitler'i ya da Mussolini'yi örnek alan ve giderek de güçlenen faşist güçler vardı. Bu, Siyonizm için yeni müttefikler anlamına geliyordu.

Avusturya, Romanya ve Japon Antisemitleriyle İttifaklar

Mançurya Hükümeti, Pu Yi
Mançurya’da kurulan Japon kuklası Mançuko hükümeti, Siyonistlerin ilginç antisemit müttefiklerinden biriydi. Üstte, Mançukuo’nun  “İmparatoru” Pu Yi.
Avusturya'da Yahudilerin nüfus içindeki oranları ancak % 2.8'di. Ancak yine de bu ülkede I. Dünya Savaşı sonrasında güçlü bir antisemitizm gelişti. Yahudilerin çoğunluğu Sosyal Demokratlara oy veriyorlardı. Buna karşın Avusturya sağında, özellikle Hitler'in de etkisiyle, güçlü bir antisemit eğilim hızla gelişti. Hıristiyan Sosyaller adlı sağcı partinin lideri ve de Başbakan olan Engelbert Dollfuss ve onun 1934'teki ölümünden sonra yerini alan Kurt von Schuschnigg, Naziler'e paralel Yahudi aleyhtarı kanunlar çıkardılar. Asimilasyonistler bu uygulamalardan fazlasıyla rahatsız olmuşlardı. Siyonistler ise tahmin edilebileceği gibi Avusturya'da antisemitizmin güçlenmesinden çok memnundular. WZO lideri Nahum Sokolow, antisemit Başbakan Dollfuss için "Siyonizmin Yahudi-olmayan dostlarından biri" ifadesini kullanmıştı.82

"Siyonizm dostu" Dollfus, 1930'ların ortalarından itibaren antisemit kanunlar çıkarmaya başlamıştı. Yahudilerin hükümet kademelerinde ve üst düzey resmi görevlerde bulunmaları yasaklandı. 1935 yılında hükümet bundan böyle okullarda Yahudi çocukların hıristiyanlarla birlikte eğitim göremeyeceklerini açıkladı. Asimilasyonist Yahudiler doğal olarak bu gettolaştırma kararına tepki gösterdiler. Avusturya parlamentosuna seçilebilmiş tek Yahudi ve Siyonist hareketin de liderlerinden biri olan Robert Stricker ise karardan dolayı Siyonistlerin ne denli sevindiklerini hükümete bildirmişti. Tüm bu olaylar üzerine asimilasyonistler Batı kamuoyunun dikkatini çekebilmek için ülkede tehlikeli bir antisemitizm geliştiğini duyurdular. Ancak kısa bir süre sonra Avusturya Siyonist Federasyonu'nun yayın organı Der Stimme "Avusturya'da Yahudilere baskı yapıldığı iddialarını kesinlikle yalanlıyoruz" diyerek antisemit hükümete arka çıktı. Brenner'ın yazdığına göre, Avusturya hükümeti, Yahudiler üzerine yeni hukuki kısıtlamalar getirdiği günlerde, Siyonistlerin desteği sayesinde ihtiyaç duyduğu bazı ekonomik yardımlara kavuşabilmişti.

Benzer şeyler Romanya'da da yaşanmıştı. Yahudiler nüfusun % 5.4'ünü oluşturuyorlardı. Ülkede oldukça eskilere dayanan bir antisemitizm geleneği vardı ve II. Dünya Savaşı öncesi atmosferde bu Yahudi düşmanlığı iyice kabardı. 1920'lerde antisemitler Yahudilere fiili saldırılar düzenleyecek kadar ileri gitmeye başlamışlardı. 1933'te Hitler'in iktidara gelişiyle birlikte ise antisemitler tümüyle saldırgan bir eğilim içine girdiler.

Romanya'daki antisemitizm, liderliğini Corneliu Codrenau'nun yaptığı Archangel Michael Lejyonu adlı faşist parti tarafından körükleniyordu. Partinin Demir Muhafızlar adı verilen bir milis gücü vardı. Demir Muhafızlar 1929 ve 1932 yıllarında Yahudilere karşı çeşitli sokak saldırıları düzenlemişlerdi. Hitler'in iktidarının etkisiyle de güçleri giderek arttı. Bu noktada Yahudi liderlere düşen şey, antisemitizm aleyhinde ciddi bir kampanya başlatmak ve anti-faşist güçlerle siyasi ittifak yapmaktı. Oysa hiç de öyle olmadı. Yahudi liderlerin çoğu Siyonistti. Ve Brenner'ın yazdığına göre, "Romanya'daki Siyonist hareketin hiçbir kanadı, antisemitizme karşı hiçbir mücadele vermedi." 83 Aksine, WZO liderleri antisemitizmin ülkede iktidara gelmesinin faydalı olacağını, bu sayede Ha'avara'nın bir benzerini de Romanya'da uygulayabileceklerini düşünüyorlardı. Antisemitler "Jidanii in Palestina!" (Yahudiler Filistin'e!) sloganını dillerine dolamışlardı. Aynı sıralarda ise WZO liderleri, "Romanya'ya, sınırları içindeki çok fazla sayıdaki Yahudiden kurtulması için yardımcı olmak"tan söz ediyorlardı.  1941 yılında Demir Muhafızlar Bükreş'te Yahudilere karşı kanlı bir saldırı düzenlediler. 2 bin Yahudi öldürüldü. Bunların 2 yüz tanesinin boğazı kesilmişti. Ama Siyonistlerden yine de hiçbir tepki gelmedi.

Avusturya'nın antisemit diktatörü Engelbert Dollfuss
Avusturya’nın antisemit diktatörü Engelbert Dollfuss, Dünya Siyonist Örgütü lideri Nahum Sokolow tarafından “Siyonizmin Yahudi-olmayan dostlarından biri” olarak tanımlanmıştı. Yanda, Dollfuss’un cenaze töreni.

Avusturya, Romanya gibi örneklerin yanısıra, Siyonizm-antisemitizm ittifakı Uzakdoğu'ya kadar uzandı. Uzakdoğu'nun en önemli faşist gücü, I. Dünya Savaşı'nın hemen ardından yayılmacı politikalar izlemeye başlayan ve bir süre sonra da Hitler-Mussolini paktına katılan Japonya'ydı. Japon rejimi ile Naziler'in arası o kadar iyiydi ki, Hitler bu Uzakdoğulu ırka "fahri Aryan'"lık ünvanı bile vermişti. Hitler'in Avrupa'da kurmayı hayal ettiği Yeni Düzen'in Uzakdoğu versiyonunu da Japonya kurma iddiasındaydı.

Siyonistlerin Japonya ile ittifak aramalarına neden olan şey ise Japonya'nın 1931'de Çin'in Mançurya bölgesini işgal etmesiydi. Mançurya'da büyük bir Yahudi cemaati yaşıyordu ve Siyonistler, Hitler ile yaptıkları ittifakın bir benzerini Mançurya Yahudilerini göç ettirebilmek için Japonlarla yapabileceklerini düşünmüşlerdi. Öyle de oldu, Japonya'nın işgal altındaki Mançurya'da kurduğu "Mançukuo" rejimi, Siyonizmin Uzakdoğu'daki işbirlikçisine dönüştü.

Lenni Brenner, Japon yönetiminde, özellikle orduda yaygın bir antisemitizm olduğuna dikkat çekiyor.85 Japon generalleri, tüm dünyayı saran bir "Yahudi komplosu" olduğuna inanıyor ve yerel Yahudileri de bu komplonun ajanları olarak algılıyorlardı. Bu nedenle Mançurya'daki Yahudilerden bir an önce kurtulmak istiyorlardı. Çözüm olarak da Hitler'le aynı yolu izlemeyi, yani Siyonizme destek olmayı düşündüler.

1937 yılının Aralığında Mançurya'nın Harbin kentinde Uzakdoğu Yahudi Konseyi tarafından bir konferans toplandı. Konferans, asıl olarak Harbin'deki Siyonistlerin lideri olan Abraham Kaufman tarafından organize edilmişti. Duvarlarda Japon, Mançukuo ve Siyonist bayrakları yanyana asılıydı. Jabotinsky'nin kurduğu Siyonist Betar örgütüne bağlı bazı yöneticiler de "şeref misafiri" olarak toplantıya katılmışlardı. Şeref misafirleri arasında Japon İstihbarat Servisi'nden General Higuchi, antisemit Beyaz Muhafızlar örgütünden General Vrashevsky ve Mançukuo'daki Japon kuklası yönetimin üst düzey yetkilileri de vardı. Konferans sonucunda önemli bir karar alındı ve dünyanın dört bir yanındaki büyük Yahudi örgütlerine duyuruldu. Kararda Mançurya Siyonistlerinin "Asya'da Yeni Düzen'in kurulması için Japonya ve Mançukuo yönetimleri ile işbirliği" yapacakları yazılıydı. Japonya buna karşılık Siyonizmi ulusal Yahudi hareketi olarak tanıyacak ve destekleyecekti. Nitekim kısa bir süre sonra Mançukuo yönetimi ile Betar arasındaki ilişkiler iyice gelişti Betar üyeleri, antisemit rejimin hemen her davetinde ve kutlamasında boy gösteriyorlardı.86 Asya'daki Yeni Düzen de, diğer "Yeni Düzen"ler gibi Yahudi önde gelenleri ile işbirliği içinde gelişiyordu.

Mançurya'daki bu ilginç ittifakın sonucunda çok büyük bir şey elde edilemedi. Ancak çok az sayıda Mançurya Yahudisi Filistin'e transfer edilebildi. II. Dünya Savaşı'nın sonlarında Kızılordu Mançurya'ya girdiğinde diğer Japon işbirlikçileri ile birlikte Kaufman'ı ve diğer bazı Siyonistleri tutuklayarak Sibirya'ya sürdüler.

Polonya Antisemitleri ve Siyonistler

1920'li yıllarda Polonya'da 2.8 milyon Yahudi yaşıyordu. Avrupa'nın en büyük Yahudi cemaatini barındıran ülkede, Siyonizm de oldukça etkin ve güçlüydü. Ancak ülke nüfusunun % 10'unu oluşturan Yahudilere karşı bir de oldukça yaygın ve fanatik bir antisemitizm vardı ve o yılların atmosferinden güç bularak gittikçe yükseliyordu. Güçlü bir Siyonizm ve güçlü bir antisemitizm... Bu ikili, artık bir kural olduğu üzere, birbirleriyle işbirliği yapma durumundaydılar.

Lenni Brenner Polonya antisemitleri ile Siyonistler arasındaki ilişkileri ayrıntılı olarak anlatıyor. Buna göre, ilk temas, 1925 yılında antisemit Başbakan Wladyslaw Grabski ile ülkedeki Siyonist hareketin iki önemli ismi Leon Reich ve Osias Thon arasında gerçekleşmişti. Temaslar sonucunda Ugoda adı verilen bir pakt anlaşması imzalandı. Paktı imzalayan kişi, yani Siyonistlerin yeni müttefiki, antisemit Başbakan Wladyslaw Grabski idi. Grabski Amerika'dan ekonomik destek bulma ümidindeydi ve Siyonistlerle yaptığı anlaşmanın bu konuda kendisine yardımcı olacağını düşünmüştü. Siyonistler ise kendilerince önemli kazançlar elde etmişlerdi. Ordudaki Yahudiler için özel koşer mutfaklar kurulacak ve okullarda Yahudi öğrenciler cumartesi günleri yazı yazmak zorunda bırakılmayacaklardı. (Yahudi dininde cumartesi günü iş yapmak yasaktır). Lenni Brenner, antisemit Başbakan ile yaptıkları bu anlaşma nedeniyle Reich ve Thon'un bazı Yahudilerce hain olarak görüldüğünü yazıyor.87

Ancak bu pakt uzun ömürlü olmadı çünkü Mayıs 1926'da iktidar askeri bir darbe ile değişti. İktidara el koyan Josef Pilsudski bir dikta rejimi kurdu. Pilsudski de önceki lider gibi bir antisemitti ve yine Siyonistlerle yakın ilişkiler kurdu. 26 Ocak 1934'de Pilsudski Hitler ile on yıllık bir barış ve dostluk anlaşması imzaladı. Siyonistlerle olan dostluğu ise 12 Mayıs 1935'teki ani ölümüne kadar sürdü. Pilsudski'nin ölümü üzerine Siyonist hareketin önde gelenlerinden Osias Thon ve Apolinary Hartglas Filistin'de diktatörün anısına bir "Pilsudski Ormanı" kuracaklarını ilan etmişlerdi. Filistin'deki Revizyonistler ise diktatörün adına bir göçmen merkezi kuracaklarını açıkladılar.88

Pilsudski'nin ölümünden sonra ülkedeki antisemitizm daha da gelişti. Ordudaki albaylar arasında güçlü antisemitik eğilimler vardı. En fanatik antisemitler ise Naras (Nasyonalist Radikaller) adlı Nazi hayranı aşırı sağcı partide toplanmıştı. 1930'ların son yıllarında Yahudilere Naras tarafından organize edilen saldırılar başladı. Solcu asimilasyonist Yahudi örgütü Bund, Naras'a karşı mücadele etmek için sokak birlikleri oluşturuyor ve bir yandan da propaganda yolunu kullanıyordu. Oysa Siyonistler hiçbir zaman Naras'a karşı herhangi bir tepki göstermediler.

Çünkü Naras'ın söylediği şeyler işlerine çok yarıyordu. Naras militanlarının en sık kullandıkları sloganlardan biri, "Moszku idz do Palestyny!", yani "Yahudiler Filistin'e!" şeklindeydi. Lenni Brenner, Polonya'daki Yahudilerin Siyonizme ilgi göstermeyişlerinin en önemli nedenlerinden birinin, Siyonizmin Naras tarafından teşvik edildiğini görmeleri olduğunu yazıyor. Brenner, ayrıca ordudaki antisemit albayların da en az Naras kadar "philo-Zionist" (Siyonizm taraftarı) olduklarına dikkat çekiyor.89

Antisemitlerin Siyonizm taraftarı olduğu kadar, Siyonistler de antisemitizm taraftarıydılar. Ülkedeki en önde gelen Siyonist liderlerden biri olan Yitzhak Gruenbaum Polonya'da "bir milyon kadar fazla Yahudi yaşadığını" ve bu Yahudilerin "ülkeye fazla yük" olduklarını söylemişti. Filistin'deki Revizyonist hareketin önderlerinden biri olan Abba Achimeir ise daha da ileri giderek günlüğüne şu inanılmaz cümleyi yazmıştı: "Bir milyon kadar Polonya Yahudisinin öldürülmesini çok isterdim. Belki bu sayede bir getto içinde yaşadıklarının farkına varabilirler." 90

Stern Çetesi'nin Naziler'le Askeri İttifak Girişimi

1947, stern, naziler

Siyonist kamp içindeki en radikal fraksiyon olan Stern, yalnızca Arapları değil, İngiliz manda yönetimini de hedef alıyordu. Üstte bunun bir örneği; yıl 1947, İngiliz askerleri Stern’in bombaladığı bir binanın enkazını temizliyorlar. İngiltere’ye karşı yürüttüğü bu mücadele ve aşarı sağcı ideolojisi, kısa sürede Stern’i Naziler’le askeri ittifak arayışına yöneltti.

Önceki sayfalarda Revizyonist Siyonizme değinmiştik. WZO'da hakim olan sol eğilime karşı sağcı, hatta aşırı sağcı bir ideolojik taban üzerine kurulan Revizyonizm, 1930'lu yılların sonlarından itibaren Filistin'deki silahlı faaliyetlerini artırdı. Silahlı mücadele, hem Araplara hem de kısmen Yahudi göçüne sınırlamalar getiren İngiliz manda yönetimine karşıydı ve Irgun adlı silahlı Revizyonist örgüt tarafından yönetiliyordu. Ancak II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle birlikte Irgun içinde iki ayrı fraksiyon belirdi. Jabotinsky'e bağlı olan birinci grup, onun direktifleri üzerine, savaş boyunca İngiltere'ye karşı askeri bir mücadele yapılmayacağına, bunun ancak savaş sonrasında yürütülebileceğine karar vermişti. Daha küçük ve radikal olan ikinci grup ise her durum ve şart altında, egemen bir Yahudi Devleti kurulmasına izin vermedikçe, İngiltere'ye karşı mücadeleyi savunuyordu. Avraham Stern'in liderliğini yaptığı bu grup Eylül 1940'da Irgun'dan ayrıldı ve kendi örgütünü kurdu. Stern Çetesi adıyla bilinen bu en radikal Siyonist grup, daha sonra kendisine seçtiği LEHI (Lohamei Herut Yisrael—İsrail'in Özgürlüğü Savaşçıları) ismiyle de anılır.

Örgütün oldukça iddialı hedefleri vardı. Avraham Stern'in 18 prensibinde belirtildiğine göre, hedeflerin başında; Eski Ahit'in Tekvin bölümünde belirtilen topraklar—yani "Nil'den Fırat'a" kadar—üzerinde kurulacak bir Yahudi Devleti, bu topraklardan Arapların sürülmesi ve Kudüs'teki Hz. Süleyman Mabedi'nin yeniden inşa edilmesi geliyordu.

Stern İngiltere'ye karşı mücadele kararında olduğu için, bir an önce İngiltere'nin düşmanlarıyla ittifak yapmayı düşündü. Eylül 1940'ta, Irgun'dan ayrılmalarından yalnızca bir-kaç hafta sonra, Kudüs'teki bir İtalyan ajanı ile bağlantıya geçtiler ve Mussolini'nin bir Yahudi devleti kurulması hedefine aktif olarak yardım etmesi karşılığında, faşist İtalya ile askeri ittifak yapmayı önerdiler. Ancak İtalyanlar örgütün gücünü pek önemsemedikleri için somut bir sonuç alınamadı. Bunun üzerine Stern, örgütün önde gelenlerinden Naftali Lubentschik'i Beyrut'a Almanlar'la görüşmesi için yolladı. Lubentschik burada Rudolf Rosen ve Otto von Henting adlı iki Nazi ile bağlantı kurdu ve Lubentschik Naziler'e oldukça kapsamlı bir askeri ittifak önerisi sundu.

Lubentschik'in Stern örgütü adına Naziler'e yaptığı bu teklifin metni, savaş sonrasında Türkiye'deki Alman Büyükelçiliği dosyalarında bulundu. Bu nedenle belgeye "Ankara Belgesi" denmiştir. Ankara Belgesi'nin bir kopyası, daha sonra III. Reich'ın gizli arşivlerini araştıran Alman tarihçi Klaus Polkhe tarafından da ortaya çıkarıldı. Buna göre, 11 Ocak 1941 tarihinde, Siyonist Stern Örgütü, Nazi yönetimine resmi bir askeri antlaşma öneriyordu. Belgede özetle şunlar yazılıydı:

1- Yahudi kitlelerin Avrupa'dan çıkarılması Yahudi Sorununun çözümü için ön koşuldur; ancak bunun gerçekleşebilmesi, bu kitlelerin Yahudi halkının anavatanı olan Filistin'e yerleştirilmesine ve tarihi sınırları içinde bir Yahudi devletinin kurulmasına bağlıdır. Dolayısıyla Alman düşüncesine uygun olarak Avrupa'da kurulacak olan Yeni Düzen ile, Yahudi ulusal hedefleri arasında ortak çıkarlar oluşturulabilir.    2- Yeni Almanya ile İbrani alemi arasında bir işbirliği mümkündür. 3- Ulusal ve totaliter temelde tarihi bir Yahudi Devleti'nin Alman Reich'ıyla yapılacak bir anlaşma çerçevesinde kurulması gelecekte Ortadoğu'daki güçlü Alman çıkarları açısından da gereklidir.

Bu düşüncelerden yola çıkarak Filistin'deki Ulusal Askeri Örgüt (Stern-Irgun Örgütü), İsrail Özgürlük hareketinin yukarıda belirtilen ulusal hedeflerinin Alman Hükümeti tarafından tanınması koşuluyla, savaşta Almanya'nın yanında aktif olarak yer almayı teklif eder.91

Aralık 1941'de Stern, bu kez örgütün önemli isimlerinden Nathan Yalin-Mor'u Naziler'le kontak kurması için Türkiye'ye yolladı. Ancak Yalin-Mor yolda tutuklandı ve planlanan görüşme gerçekleşmedi. Brenner'ın belirttiği gibi Naziler'in bu teklife nasıl bir cevap verdiğine dair arşivlerde herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Büyük olasılıkla Naziler, Stern'i küçük ve etkisiz bir örgüt olarak görmüş ve öneriyi fazla dikkate almamışlardır. Ancak burada önemli olan, Siyonist bir örgütün Naziler'e, hem de "Yahudi soykırımı"nın başlangıç tarihi olan 1941 yılında, askeri bir ittifak önerebilmiş olmasıdır. Naziler'in kurmak istedikleri Yeni Düzen ile Yahudiler arasında önemli ortak çıkarlar olduğunu söyleyen Stern'in mantığı, kuşkusuz atlanmaması gereken bir noktadır. Yalin-Mor, örgütünün Naziler'le işbirliği aramasının ardında yatan mantığı, 1942'de, savaşın en kızgın olduğu günlerde şöyle özetlemiştir: "Yahudileri yığınlar halinde göçe razı etme projemiz, Almanya'nın hedeflerinden biri olan, Avrupa'yı Yahudilerden temizleme amacına uygun düşüyordu." 92

Bir diğer önemli ve ilginç nokta da Ankara Belgesi'nin Naziler'e verildiği sıralarda Stern'in en üst bir kaç yetkilisinden birisi olan bir kişinin kimliğidir:

Yitzhak Şamir!... Evet, Naziler'e askeri ittifak öneren örgütün başında, 1977-1992 yılları arasındaki Likud iktidarı sırasında İsrail'de önce Dışişleri Bakanlığı sonra da Başbakanlık yapacak olan Yitzhak Şamir vardır. 1940'lı yıllarda, aynı hocası Menahem Begin gibi eli kanlı bir terörist olan Şamir, Ankara Belgesi'nden bir kaç yıl sonra da İngiliz ve Arap hedeflerine düzenleyeceği kanlı saldırılar ile adını duyuracaktır.

Şamir'in Stern'in Naziler'le ittifak çabalarındaki rolünün ne olduğu kuşkusuz önemli bir konudur. Şamir yıllar sonra Ankara belgesinin ortaya çıkmasıyla birlikte kendisine yöneltilen soruları cevapsız bırakmıştır ama konuyla ilgili hemen her kaynağın kabul ettiği gibi Stern'in Naziler'e yaptığı teklifin arkasındaki bir kaç önemli beyinden birisi odur. Lenni Brenner, Adolf Hitler'in müttefiki olmaya çalışmış bir kişinin Yahudi Devleti'nde Başbakanlık koltuğuna oturmuş olmasının tarihin ilginç çelişkilerinden biri olduğunu söylüyor.

Yitzhak Şamir'in bu kirli sicili, ilk defa 1989 yılında kendi yurttaşları tarafından da öğrenildi. Ankara Belgesi ile ilgili öykünün İsrail'in en büyük gazetelerinden biri olan Jerusalem Post'ta yayınlanması tam manasıyla bir şok yaşanmasına sebep oldu. Bu "sakıncalı" ilişkiler üzerine konuşma yasağı, ilk defa delinmiş oluyordu. Hem de bir Yahudi basın organı tarafından. Jerusalem Post'un bu haberi, 11 Mart 1989 tarihli Zaman gazetesi aracılığıyla bizim basınımıza da yansımıştı. Haberin başlığı, "İsrail'de Gerçeğe İlk Adım, Şamir-Nazi İşbirliği Ortaya Çıkarıldı" idi. Zaman'ın Jerusalem Post'u ana kaynak olarak gösterdiği bu haberde, önemli bazı bilgiler yer alıyordu: Örneğin, Siyonizm-Nazizm işbirliğinin ilk defa yazılı olarak 1989 yılında ortaya konabildiği, bu tarihe kadar, bu konudan bahsedilmesinin, yani Siyonistler ile ileri gelen Nazi devlet adamlarının arasındaki işbirliğini gündeme getirmenin İsrail Devleti tarafından yasaklanmış bir konu olduğu yazılmıştı.

Bugün konuyla ilgili kitapların önemli bir kısmında Ankara Belgesi'nden söz edilir. Ancak çoğu yazar, en başta da Yahudi yazarlar, Stern-Nazi ilişkisinin tarihin anlaşılamaz cilvelerinden biri olarak yorumlar. Örneğin İsrail ordusundan emekli subay Yehoshafat Harkabi Israel's Fateful Hour adlı kitabında, bu olayı "Yahudi tarihinin anlaşılamaz bir kesiti" olarak tarif eder. Oysa olayın hiçbir yönü "anlaşılamaz" değildir. Bu tür yorumlar yapılmasının nedeni, çoğu kişinin Nazi-Siyonist ittifakı ile ilgili olarak yalnızca Stern'in girişiminden haberdar oluşudur. Çünkü bir tek Stern dosyası kamuoyuna açıkça anlatılmıştır. Önceki sayfalarda incelediğimiz WZO-Nazi ilişkileri ise hala çok kimse tarafından hiç duyulmamıştır. Bu sayede İsrail liderleri ya da çağdaş Siyonistler Ankara Belgesini "ilginç bir paradoks" diyerek geçiştirebilmektedirler. Çünkü ne de olsa Stern aşırı radikal ve Naziler'e sempati duyması doğal karşılanabilecek kadar aşırı sağcı bir örgüttür. Siyonizmin kötü polisidir bir başka deyişle. Oysa aynı geçiştirmeyi "sosyalist" WZO için, iyi polis rolü oynayan Weizmann, Ben-Gurion ve benzerleri için söylemek mümkün değildir kuşkusuz.

Biz, önceki sayfalarda incelediklerimiz sonucunda, en "solcu" Siyonistin bile aslında faşist eğilimli olduğunu, çünkü Siyonizmin kendisinin bir tür faşizm ve ırkçılık olduğunu ve dolayısıyla yalnızca Stern gibi radikal bir fraksiyonun değil, tüm Siyonist hareketin Naziler ve benzeri faşistlerle işbirliği yaptığını biliyoruz. Stern, buzdağının yalnızca görünen kısmıdır.

Buzdağının görünmeyen kısmını önceki sayfalarda incelemiştik. Bu konuda göz atılması gereken son bir kaynak, aynı Brenner gibi "anti-Siyonist" bir Yahudi olan Hannah Arendt'in Eichmann in Jerusalem adlı kitabıdır. Arendt, Adolf Eichmann'ı merkez alarak Nazi-Siyonist işbirliğinin daha önce değinmediğimiz bazı yönlerine değinir çünkü.

Adolf Eichmann'ın Öyküsü

Adolph Eichmann

Nazi Subayı Adolf  Eichmann, SS Güvenlik Servisi SD’nin “Yahudi işleri sorumlusu”ydu. Naziler’in Siyonistlerle yaptığı ittifakın da en önemli mimarlarından biri oldu. “Amacım, Yahudilere, ayak basabilecekleri sağlam bir toprak verebilmektir” diyordu.

Hannah Arendt'in yazdığı Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (Eichmann Kudüs'te: Şeytaniliğin Basitliği Üzerine Bir Rapor) adlı kitap Siyonist-Nazi ilişkilerinden söz eden kaynakların en önemlilerindendir. Kitap önemlidir, çünkü yazarı Bayan Arendt, Amerikan Yahudi toplumunun önde gelen isimlerinden biri ve ünlü bir siyaset bilimcidir.

Arendt, kitabında asıl olarak, Nazi Subayı Adolf Eichmann'ın (ya da ona benzer bir figüranın), 1960 yılında Mossad ajanları tarafından Arjantin'de yakalanıp İsrail'e götürülmesiyle kurulan mahkemeyi ve Eichmann'ın mahkemedeki ifadelerini konu edinir. Önceki sayfalarda da bir kaç kez değindiğimiz Eichmann çok önemli bir isimdir, çünkü Gestapo şefi Heydrich'in emri altında "Yahudi Sorunu"nu çözmekle özel olarak görevlendirilen kişidir. Yahudi soykırımında büyük bir rol oynamıştır. Ancak Adolf Eichmann'ın ilginç bir hikayesi vardır ve bu hikaye, İsraillilerin propagandaları ile hiç mi hiç uyuşmamaktadır.

Arendt, kitabında sık sık resmi tarihin kabullerini tekrar etse de, zaman zaman bazı ilginç gerçeklere de değinir. İlk olarak, kitabın hemen girişinde, Naziler'in 1935'te yayınladıkları Nuremberg Kanunları'ndaki ilginç hükme dikkat çeker: Kanunlar, önceki sayfalarda değindiğimiz gibi Yahudileri Alman toplumundan tümüyle izole etme amacına yöneliktir. Arendt, bunun "İsrail Evi'nin birliğini korumaya çalışan" Yahudiler açısından hiç de olumsuz bir şey olmadığını söyleyerek, İsrail'de de bugün aynı kanunun yazılı olmasa da geçerli olduğunu, bir Yahudinin bir "goyimle" (Yahudi olmayan) evlenmesi ya da ilişkiye girmesinin yasak kabul edildiğini hatırlatır.93

Arendt, ilerleyen sayfalarda Eichmann'ın geçmişinden söz ederken de ilginç bilgiler vermekte, onun gençliğinde hiçbir zaman antisemit olmadığını, hatta bazı Yahudilerle çok yakın ilişkileri olduğunu (örneğin Avustrian Vacuum Oil Company'nin müdürü olan Yahudi Bay Weiss'le) anlatır. Arendt'in bildirdiğine göre Eichmann, masonluğa da ilgi duymuş, bir süre Schlaraffia Locası'na gidip-gelmiştir.

Ama Eichmann'ın asıl görevi, 1934 yılında SS'ler içinde kurulan özel ve gizli bir bölüm olan SD'ye girmesiyle başlar. SS şefi Himmler'in kurdurduğu SD, bir istihbarat servisidir ve Gestapo şefi Heydrich tarafından yönetilmektedir. Eichmann, kısa süre sonra servisin "Yahudi departmanı"na girer ve zamanla da bir "Yahudi uzmanı" olur. Eichmann bu yıllarda Almanya'daki Siyonist liderlerle ilk görüşmelerini yapar.94 Arendt, o dönemde Eichmann'ın bir de Theodor Herzl'in yazdığı Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitabı okuduğunu, kitaptan çok etkilendiğini ve böylece Siyonizmi benimsediğini şöyle anlatıyor:

1938, Kirstallnacht, naziler

Naziler’in, Siyonistler tarafından da desteklenen politikası, ülkedeki Yahudileri mümkün olduğunca rahatsız ederek göçe zorlamaktı. 9 Kasım 1938 gecesi Yahudi ev ve dükkanlarının yağmalanmasıyla gerçekleşen ve kırılan camlar nedeniyle Kirstallnacht (Kristal Gecesi) olarak anılan saldırı, bunun bir örneğiydi. Yanda, Kristallnachftan geriye kalan bir Yahudi dükkanı.

Eichmann, Albert Speer'in kendine verdiği Der Judenstaat'ı okuduktan sonra Siyonizme bağlandı. O tarihten sonra, sık sık Yahudi sorununa 'siyasi çözüm' aranması gerektiğini savunmaya başladı ve 'amacım, Yahudilere, ayak basabilecekleri sağlam bir toprak verebilmektir' dedi. Bu düşüncelerini de, broşürler dağıtarak ve sözlü telkinlerde bulunarak diğer SS'ler arasında yaymaya başladı. İbranice öğrendi. Daha sonra Siyonizmin temel eserlerinden biri olan Adolf Böhm'ün History of Zionism adlı kitabını da okudu. Hayatı boyunca gazeteden başka bir şey okumamış biri için oldukça büyük bir başarıydı.95

Eichmann'ın Siyonizme olan bu yakınlığı, Siyonistlerin hedefleriyle Nazi amaçları arasındaki paralelliği görmesinden kaynaklanıyordu. Siyonistler de aynı Naziler gibi tüm Yahudileri Reich sınırlarından çıkarmak istiyorlardı. Bu Naziler için Reich'ın Judenrein ("Yahudiden arındırılmış") olması anlamına geliyordu; aynı şey Siyonistler için bir Yahudi Devleti demekti. Eichmann, bu nedenle Yahudi Devleti'nin kurulmasına destek vermenin önemini vurgulayarak, "amacım, Yahudilere, ayak basabilecekleri sağlam bir toprak verebilmektir" diyordu. O dönemde, önceden de değindiğimiz gibi Almanya'da Yahudi liderler arasında iki ekol vardı: Siyonistler ve asimilasyonistler. İkinci grup, Yahudilerin Filistin'e gitmesine karşı çıkıyor ve Alman toplumu içinde asimile olmalarını savunuyorlardı. Ve Eichmann, Siyonistleri çok sevmiş, asimilasyonistlerden ise nefret etmişti:

Eichmann'ın yakın ilişki kurduğu Yahudi liderlerin hepsi dönemin ünlü Siyonistleri'ydi. Söylediğine göre, 'Yahudi sorunu'na bu kadar yakından eğilmesinin nedeni kendi 'idealizmi'ydi; ve bu Siyonist Yahudiler de aynı onun gibi 'idealist' idiler. Buna karşılık asimilasyonistlere hep antipati ile yaklaşıyordu... Eichmann'ın ilişki kurduğu en 'idealist' Yahudi ise Dr. Rudolf Kastner olmuştu. İkisi, Macar Yahudilerinin yasal olmayan yollardan Filistin'e göç etmesi için işbirliği yapmışlardı...96

Aslında Eichmann'ın Siyonistlerle paylaştığını söylediği ve "idealizm" diye adlandırdığı şey, ırkçılıktı. Her iki tarafın da ırkçıları, Almanların ve Yahudilerin bir arada yaşamalarını istemiyorlar ve bu nedenle de çok iyi bir asgari müşterekte anlaşıyorlardı. Naziler'in Filistin'e Yahudi göçü için büyük destek vermesi, buna dayanıyordu.

Eichmann, Siyonistlerle böyle yakın ilişkiler kurduğu dönemlerde bir yandan da Alman Yahudilerini tedirgin edecek eylemler düzenliyordu. Bağlı olduğu SS Güvenlik Servisi SD (Sicherheitsdienst), Yahudilerin dükkanlarının yağmalanmasıyla patlak veren Kristallnacht (Kristal Gecesi) gibi ayaklanmaları kışkırtıp organize ediyordu. Amaç, Yahudileri asimilasyondan kurtarmak ve göçe ikna etmekti.

1938'de Anschluss gerçekleştiğinde (yani Almanya ve Avusturya birleştiğinde) Reich'ın, dolayısıyla da Eichmann'ın gücünün sınırları daha da büyümüştü. Ve "Yahudi işleri sorumlusu" Eichmann, "idealist" uygulamalarına bir yenisini eklemekte gecikmedi. Anschluss'un hemen ardından yeni bir zorunlu göç kanunu yayınlattı ve "tüm Yahudilerin, kendi istekleri ya da vatandaşlık hakları göz önünde bulundurulmaksızın göç etmelerini" emretti. 1938 Martı'nda, Avusturya'nın Viyana kentinde, Eichmann kanalıyla SD komutanına, ilk Zorunlu Yahudi Göç Merkezi kurma izni verildi. Daha sonra da, çeşitli yerlerde ve Almanya'da benzer göç merkezleri kuruldu. Tüm bu Yahudi Göç Merkezleri'nin yönetiminde Eichmann vardı ve Gestapo komutanı başdanışman olarak görev yaptı. 18 aydan kısa bir süre içinde Avusturya'dan 150 bin Yahudi sürüldü; çoğu aşamalı bir göçten sonra Filistin'e yöneldi. Eichmann bu arada, Siyonist liderlere Yahudilerin göç işlemleri için kolaylıklar gösteriyordu.97 "İdealist" Nazi, Yahudileri göç ettirme operasyonu ile ilgili olarak daha sonra şunları söyleyecekti:

Ben her iki tarafı da memnun edebilecek bir çözüm arıyordum... Çözüm, dediğim gibi Yahudilere üzerine basabilecekleri sağlam bir toprak bulmaktan geçiyordu, böylece kendilerine ait bir toprakları olacaktı. Ve ben bu yönde çalışıyordum. Bu yönde işbirliği yaptım, çünkü bu hedef, aynı zamanda Yahudi halkının arasındaki bazı hareketlerce de aynen benimseniyordu. Bu yüzden, bunun en uygun çözüm olacağı kanısına vardım. Ülkeden çıkmak Yahudilerin de yararınaydı; belki bazıları bunu anlamıyorlardı ama öyleydi. Birisinin onlara yardım etmesi, bu işi organize etmeye çalışan aktif Yahudi gruplarına destek vermesi gerekiyordu; ben de bunu yaptım.98

Eichmann'ın bu cümlelerini aktaran Arendt, şöyle diyor: "Sözkonusu 'aktif Yahudi grupları', Eichmann gibi 'idealist' olanlar, yani Siyonistlerse, gerçekten de Eichmann, onlara saygı gösterdi, isteklerini dinledi, destek istemelerini kabul etti ve onlara verdiği sözleri tuttu." Arendt, bunlara rağmen, kitabının aynı sayfasında, İsrail mahkemesinin Eichmann'ın Siyonistlerle olan ilişkileri üzerinde hiç durmadığını da bildiriyor. Yahudi yazar, Nazi politikasının Yahudi liderlerce benimsenmesine dair şunları da ekliyor:

Hans Lamm, 'Nazilerin Yahudi politikasının, ilk başta Siyonizme uygun düştüğü tartışılmaz bir gerçektir' diyor. Gerçekten de bu yıllarda Eichmann böyle düşünmektedir. Bu düşüncelerinde yalnız da değildir. Bazı Alman Yahudileri, toplumlarının içinde bulunduğu asimilasyon sürecinin, Naziler'in başlattığı 'disimilasyon' süreci ile kırılabileceğini düşünmektedirler...  Hitler'in iktidarı ele geçirişi, Siyonistler tarafından 'asimilasyonun sona erişi' olarak görülmüş ve sevinçle karşılanmıştır. Dolayısıyla Siyonistlerle Naziler arasında çeşitli işbirlikleri kurulmuştur. Siyonistler düşünmüşlerdir ki, Nazilerin başlattığı 'disimilasyon' politikası ve Filisitin'e göç bir arada olduğunda onlar için çok yararlıdır ve bu nedenle de 'Yahudi kapitalistleri' de devreye sokarak, iki taraf için de karlı bir çözüm oluşturma yoluna gitmişlerdir.99

Arendt, Siyonistler'in "Yahudi kapitalistleri devreye sokmaları"ndan söz ederken, önceki sayfalarda yoğun olarak incelediğimiz bir gerçeğe, yani Hitler'in büyük Yahudi finansörlerden aldığı dev yardımlara işaret ediyor.

Hannah Arendt, ayrıca Nazi politikasının Alman Yahudilerini Siyonizmi kabul etmeye hızla ittiğini vurguluyor ve o dönemlerde Siyonist yayın organı Jüdische Rundschau'nun tirajının beşbinden kırkbine çıktığına dikkat çekiyor. Arendt, ayrıca Eichmann ve diğer Nazilerin, yalnızca WZO'ya bağlı olan Yahudi Ajansı'yla (Jewish Agency) değil, bağımsız bazı Siyonist gruplarla da çok iyi ilişkiler kurduklarını, "Gestapo ve SS'lerin Siyonistlere çok yardımcı olduklarını" söylüyor.100 Aynı sayfada bildirdiğine göre, sözkonusu Siyonistler, Eichmann'ın kendilerine karşı oldukça "kibar" davrandığını söylüyorlar. Hatta Eichmann, bir keresinde, "genç Yahudilere eğitim alanı" açmak için bir manastırda yaşayan rahibelerin tümünü kovuyor, manastırı boşaltıp Siyonist gruba veriyor. Bir başka olayda ise Nazi Subayları bir Siyonist gruba, "eğitim alanlarına" rahat gidebilmeleri için bir tren tahsis ettiklerini söylüyor. (Arendt, Siyonist grubun ne "eğitim"i aldıklarını söylemiyor ama anlaşılan silahlı bir eğitim sözkonusu.)

Evet, bu ilişkiler aynı önceki sayfalarda incelediklerimiz gibi inanılması zor, hayret verici, şaşırtıcı ilişkilerdir. Ama hepsi gerçektir. Kuşkusuz kendisi de bir Yahudi olan Hannah Arendt'in bunları kabul etmesi ve yazması da son derece önemlidir.

Savaş Yılları ve Nazi Himayeli Otonom Yahudi Devletleri!...

Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem'de, savaşın başladığı günlerde, yani 1939'da Naziler'in Yahudi politikasındaki birinci evreninbittiğini söyler. Bu birinci evre, Arendt'in deyimiyle "sürgün" evresidir; Naziler Siyonistlerle işbirliği içinde Yahudileri Almanya ve Avusturya'dan sürmüş, Filistin'e yollamışlardır. Arendt'e göre, savaşla birlikte ikinci evre başlamıştır, çünkü artık birinci evredeki yöntemin, yani Yahudileri Filistin'e sürmenin imkanı kalmamıştır. Nedeni, Almanya'nın İngiltere'yle savaşıyor olmasıdır; artık hiçbir Alman gemisi, İngilizlerin hakim olduğu denizlerde Filistin'e yolcu taşıyamaz. Hem ayrıca Filistin de bir İngiliz mandasıdır. Arendt, bu yeni durumu şöyle özetliyor: "Yahudi Sorununun resmi çözümü 'zorunlu göç'tü, ancak bu artık mümkün olamıyordu." 101 Bundan dolayı Nazi politikasının değiştiğini söyleyen Arendt, ikinci evrenin "toplama" evresi olduğunu söyler. Yani Yahudiler Avrupa'da bir araya getirilip tecrit edileceklerdir. Bu evrenin ardından üçüncü evre, yani "Nihai Çözüm" (Final Solution) evresi gelecek ve toplanmış olan Yahudiler imha edileceklerdir.

Nazilerin Yahudi Devleti kurma yönündeki ilk denemeleri, Arendt'in de yazdığına göre, Nisko Planı'dır. Plan, Nazilerin Polonya'yı işgali üzerine Eichmann ve onun bir üstü olan Franz Stahlecker tarafından geliştirilmiştir. Polonya'nın yalnızca bir bölümü Nazilerce işgal edilmiştir (kalan kısım Rus işgalindedir) ve bu kısımda yaşayan bir milyon Yahudinin ne olacağı da Naziler tarafından düşünülmektedir. İşte bu anda Eichmann ve Stahlecker, sözkonusu Nisko Planı ile ortaya çıkarlar. Plan, Polonya'nın Nazi işgali altında olan ama asıl Reich topraklarına dahil sayılmayan Genel Hükümet (General Government) bölgesinde Nazi himayesinde otonom bir Yahudi Devleti kurulmasını öngörmektedir!... Arendt şöyle diyor: "Bu, Eichmann'ın, 'Yahudilere, üzerine basabilecekleri sağlam bir toprak bulma' hedefinin geçici bir süre için de olsa gerçekleştirilmesiydi." 102 Arendt, ayrıca planın öteki hazırlayıcısı olan Stahlecker'den de söz ediyor ve onun "Viyana'dayken Siyonist liderlerle sıkça el sıkışmaya alışmış birisi" olduğunu söylüyor.103

Eichmann ve Stahlecker'in planı Heydrich'ten de destek görür ve bir milyon Polonyalı Yahudi, ülkenin "otonom" bölgesinde toplanarak devletin çatısı atılır. Bölgede Naziler'in himayesinde "Yahudi Yaşlılar (Bilgeler) Meclisi" kurulur ve Eichmann da özel bir "göç merkezi" organize eder.104 SS'ler, otonom bölgeye giden Yahudilere şöyle derler: "Führer, Yahudilere onlara yeni bir yurt vereceğine dair söz verdi." Ama savaş şartları nedeniyle Plan fazla etkili olmaz ve gerçek bir Yahudi Devleti kurulamaz. Ama Yahudiler bir kez tecrit edilmiş ve bir araya getirilmişlerdir; savaş sonrasında bunları toplayıp Fiistin'e götürmek Siyonistler için çok daha kolay olacaktır. Arendt'in bildirdiğine göre, bu tür otonom Yahudi devletleri, Reich'ın başka bölgelerinde de kurulmaya çalışılır.

Soykırım yalanı

Yahudi soykırımı, 20. yüzyılın ve hatta belki de insanlık tarihinin en büyük zulümlerinden biridir. Bu konudaki ayrıntılı bilgiler, “Soykırım Vahşeti”nde incelendi.

Eichmann'ın bir Yahudi Devleti kurma yolundaki ikinci girişimi ise 1941 yılında gelir. Bu girişim, Madagaskar Projesi olarak adlandırılır; çünkü Avrupa'dan dört milyon Yahudinin Madgaskar'a götürülmesini ve adada Nazi himayesinde bir Yahudi Devleti kurulmasını öngörmektedir. Bu proje, aslında İngilizler'in daha önceleri gündeme getirdikleri Uganda Projesi'ne benzer. Uganda Projesi, İngilizler'in bir "Yahudi vatanı" isteyen Siyonistlere Filistin yerine Uganda'yı önermesiyle gündeme gelmişti. İngilizler, Filistin'deki Arapların yaratacağı sorundan çekinerek böyle bir öneri getirmişler, ancak bu Siyonistlerce reddedilmişti. Şimdi aynı şeyi Naziler denemeye çalışmaktadır. Filistin kendi ellerinde olmadığına göre, orayı önerme şansları yoktur; ancak eski bir Fransız kolonisi olan Madagaskar'ı ele geçirmişlerdir ve Siyonistlere bu yeni ilginç teklifi götürmektedirler.

Naziler'in Avrupa içinde otonom Yahudi Devleti kurma çabalarına bir örnek de Heydrich'in Eichmann'ın yardımıyla Bohemya ve Moravya'da yaptığı denemedir. Arendt'in anlattığına göre, Heydrich, kendisine Bohemya ve Moravya'nın yönetimi verildiğinde, ülkeyi sekiz haftada Judenrein yapacağına söz verir. Bu işi nasıl yapabileceği Eichmann'a sorduğunda, Eichmann, ülkede otonom bir Yahudi Devleti kurulmasını önerir. Heydrich kabul eder ve Theresienstadt bölgesindeki tüm yerli Çek nüfusun boşaltılmasını emreder. Boşalan yere ülkedeki Yahudi nüfusunun büyük bölümü aktarılır.

Başka ilginç bilgiler de vardır. Mark Weber'in "Zionism and the Third Reich" adlı makalesinde  yazdığına göre, 1942 yılında bir gözlemci, Almanya'da resmi izinle çalışan ve Filistin'e gidecek Yahudi göçmenlere eğitim veren Siyonist bir "kibutz" olduğunu rapor etmiştir. Weber, bu Siyonist merkezin muhtemelen 1942'den sonraki yıllarda da aktif olduğunu yazıyor. Bir başka deyişle, savaş öncesi dönemde Nazi-Siyonist ilişkisinin temelini oluşturan Yahudi göçü politikası, savaş yıllarında da mümkün olduğu ölçüde devam etmiştir. Siyonist-Nazi ittifakı hiç bir zaman sona ermemiştir.

Bir başka deyişle, milyonlarca masum Yahudinin Nazi toplama kamplarında zulüm ve işkence altında yaşadığı, milyonlarcasının acımasızca katledildiği bir dönemde, Siyonistler ile Naziler arasındaki işbirliği sürmüştür.

Sözünü ettiğimiz Yahudi soykırımı, 20. yüzyılın ve hatta belki de insanlık tarihinin en büyük zulümlerinden biridir. Naziler, 1941 yılından itibaren, gerek toplama kamplarında gerekse işgal ettikleri bölgelerde, Yahudiler, Çingeneler, Slavlar, özürlüler gibi farklı insan gruplarına karşı sistemli ve acımasız bir soykırıma girişmişlerdir. Bu vahşetin en çok hedefi olan Yahudiler, toplam 6 milyona yakın masum kurban vermiştir. (Bu konuda detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Soykırım Vahşeti, İstanbul 2002)

Bu olayın en garip yönü ise, baştan beri anlattığımız gibi, Yahudi soykırımının sorumluları olan  Nazilerin, Yahudi halkının sözde liderleri olan Siyonistler ile işbirliği içinde olmalarıdır. Bir diğer deyişle Siyonistler, İsrail Devleti'ni kurabilmek adına, kendi halklarını Nazi canavarlığına kurban etmişlerdir.

Bu bölümün başında, Nazi partisinin Tapınakçı geleneği koruyan bir örgüt olduğunu, Kabalistik ve masonik okült derneklerinin Naziler'in gerçek kimliğini oluşturduklarına değinmiştik. Ve bir mason locası niteliğindeki Nazi Partisi'ndeki Yahudi düşmanı görüntünün, Tapınakçı/mason geleneği ile çeliştiğini söylemiştik. Şimdi rahatlıkla böyle bir çelişkinin olmadığını, çünkü Naziler'in Tapınakçı geleneğe uygun olarak Yahudi önde gelenleriyle (Siyonistler) işbirliği yaptıklarını söyleyebiliriz.

Naziler ile Siyonistler arasındaki bu işbirliği, Hitler'in kurma iddiasında olduğu "Yeni Düzen"in, gerçekten de bölümün başında değindiğimiz gibi Yahudi önde gelenleri-mason ittifakı tarafından kurulan Yeni Seküler Düzen'in (Novus Ordo Seclorum) bir türevi olduğunu gösteriyor. Dini otoriteye karşı ortaya çıkan her seküler düzen gibi Naziler'in Yeni Düzen'i de, son tahlilde Yahudi önde gelenlerine ve onların yürüttüğü Mesih Planı'na hizmet için var edilmiştir.

Bunların yanısıra, Nazizmin Tapınakçı kökeni, belki Naziler'in adeta bir "homoseksüeller kulübü" oluşuna da ilginç bir açıklama ge-tirebilir. 2. bölümde incelediğimiz gibi Tapınakçılar'ın belirgin özelliklerinden biri, homoseksüel oluşlarıydı ve bu özellik Tapınakçı geleneği koruyan örgütler tarafından ısrarla sürdürülmüştü. Tapınakçı gelenekten doğan Nazi partisi ise gerçek ten de az önce dediğimiz gibi bir "homoseksüeller kulübü" görünümündedir: Hitler'in homoseksüel eğilimleri ve başka cinsel sapkınlıkları olduğu bilinmektedir. Ayrıca Ernest Roehm, Hermann W. Goering, Rudolf Hess, Von Neurath, Von Fritsch gibi Nazi önde gelenleri de homoseksüeldir.108

Bu arada, Siyonistler ve Naziler arasındaki işbirliği, Siyonistlerin, kendi ırklarına karşı şiddet ve baskı uygulamaktan, onları yurtlarından sürmekten ve hatta soykırıma uğramalarına dolaylı destek olmaktan çekinmediklerini göstermektedir. İlginç olan, Siyonistlerin kendi ırklarına karşı uyguladıkları bu zulme, Kuran'da da dikkat çekilmesidir. Bakara Suresi'nde, İsrailoğulları'nın "birbirlerini öldürmekte ve birbirlerini yurtlarından çıkarmakta" ısrarlı davrandıkları şöyle anlatılır:

Hani sizden (İsrailoğullarından) 'Birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın' diye söz almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız, hala da buna şahitlik ediyorsunuz. Sonra yine siz, birbirinizi öldürüyor, bir bölümünüzü yurtlarından sürüp çıkarıyor ve günah ve düşmanlıkla aleyhlerinde ittifaklar kuruyor ve size esir olarak geldiklerinde onlarla fidyeleşiyorsunuz. Oysa onları (yurtlarından) çıkarmak size haram kılınmıştı. Yoksa siz, Kitab'ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz? Sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir. Kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. (Bakara Suresi, 84-85)

Nazi-Siyonist ilişkisi ile ilgili bilgileri daha geniş bir bakış açısı ile incelediğimizde ise Nazi vahşetinin, gerçekte kitabın başından beri işleyişini konu edindiğimiz Mesih Planı'nın bir aşaması olduğunu görbiliriz. Çünkü Nazi kartı sayesinde gerçekleştirilen şey, Vaadedilmiş Topraklar'a dönüş projesidir. Vaad- edilmiş Topraklar'a dönüş ise Kabalacılar'ın önceden incelediğimiz yorumuna göre, Mesih'in gelişinin ayak sesidir.

Dipnotlar

1 Michael Howard, The Occult Conspiracy: The Secret History of Mystics, Templars, Masons and Occult Societies, 1.b., London: Rider, 1989, s. 130.

2 Ibid., s. 106.

3 Ibid.

4 Frederick Goodman, Magic Symbols, Lon-don: Brian Trodd Publishing House, 1989, s. 97.

5 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 109.

6 Ibid., s. 110.

7 Ibid.

8 Ibid., s. 112.

9 Nicholas Goodrick-Clarke, The Occult Roots of Nazism, Northamptonshire: Aquarian Press, 1985.

10 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 113.

11 Ibid., s. 112.

12 Ibid., s. 113.

13 Ibid., s. 124.

14 Ibid.

15 Aytunç Altındal, Thule'nin kurucusu olan Baron von Sebottendorff ile tüm bu bilgileri, 2-11 Kasım tarihlerinde Sabah'ta yayınlanan "Hitler Doğmadan Önce" adlı yazı dizisinde vermişti. Moral Re-Armament, 1920'de bir rahip tarafından kurulmuş sözde Hıristiyan bir dernekti. Ancak 1936 yılında İngiliz İstihbaratı'nca gizli Nazi sempatizanı olmakla suçlandı. İngilizler derneği "beşinci kol" faaliyetlerinde bulunan yıkıcı kuruluşlar listesinin en başlarına almışlardı. Ancak bu Nazi yanlısı dernek Hitler'in yenilgisinden sonra daha güçlenerek varlığını sürdürdü. Altındal'a göre "Nasyonal Sosyalizm bitmemiş, yer altına geçerek yeni bir savaşım modeli ve direniş biçimi geliştirmeye başlamıştı. Özellikle Münih ve çevresinde masum adlar altında birçok dernek ve örgüt kurulmuştu." İşte bunların en önemlisi Moral Re-Armament'tı. Örgüt, 1945'te Alman ve Fransız önde gelenlerini gizlice buluşturarak 5 yılda 3 bin kişiyi bir araya getirdi. Fransızların 17'si devlet adamı Mitterand dahil 200'ü sendikacı, 207'si sanayici, 30'u gazeteci, 100'ü eğitimciydi. Alman tarafı ise, en başta Şansölye Konrad Adenauer olmak üzere, 82 devlet adamı, 400 sendikacı, 14 ilahiyatçı, 160 gazeteci ve 35 eğitimci içeriyordu. Altındal'a göre Avrupa Topluluğu'nun nüvesi, Moral Re-Armament'ın düzenlediği bu görüşmelerde atıldı. Moral Re-Armament'ın bir de Türkiye kolu vardı. Manevi Cihazlanma Derneği adındaki bu dernek, Moral Re-Armament'ın İsviçre Caux'daki şatosunda eğitilmiş olan Türkler tarafından 1958 yılında Ankara'da kuruldu. Manevi Cihazlanma Derneği, Thule'den Nazi Partisi'ne aktarılmış olan masonik geleneği aynen taşıyordu. Derneğin onursal başkanı, dönemin İstanbul Valisi ve ünlü üstad mason Fahrettin Kerim Gökay'dı. Önde gelen üyeler arasında bir başka ünlü üstad ma son Ekrem Tok ve İstanbul'da yaşayan bazı Alman, Avusturyalı ve Polonyalı'lar vardı. Altındal'ın yazdığına göre, "bunların bir kısmı, geçmişte Thule ile sıkı ilişkileri olan kişilerdi" (Aytunç Altındal, "Neo-Nazi Örgütü Türkiye'de", Aktüel, 23-29 Kasım 1995)
Thule ile ilişkili olmak, masonlukla ilişkili olmak demekti elbette. Altındal da bir de Manevi Cihazlanma Derneği'ne üye olan "bir vali"nin homoseksüel olduğundan söz ediyordu. Örgütün ilginç özelliklerinden biri de anti-İslami çizgisiydi; Altındal'a göre, örgüt, "en büyük tehlike" dediği "şeriatçılığa ölümüne karşı"ydı. (Aytunç Altındal, "Hitler Doğmadan Önce", Sabah, 8 Kasım 1995)
Manevi Cihazlanma Derneği'nin bu masonik yapısı, bir de "Yahudi bağlantısı" akla getiriyordu doğal olarak. Gerçi Aytunç Altındal böyle bir bağlantının olmadığı, zaten genel olarak Yahudiler ile masonlar arasındaki ilişki bulunmadığı konusunda ısrarlıydı. Ancak solcu yazar Memduh Eren, dernekle ilgili ilginç bir bilgi aktarıyordu. 27 Mayıs döneminin ihtilalci subaylarından Celil Gürkan Paşa, ihtilalden 10 gün sonra, İstanbul'dan komşuları olan iki Yahudi aile tarafından ziyaret edilmiş, bu aileler birlikte İsviçre gezisi teklif etmişlerdi. Gürkan ve eşi, teklifi kabul edip İsviçre'ye gittiklerinde kendilerini Moral Re-Armament'ın merkezi olan Caux'taki şatoda bulmuşlardı. Orada 15 gün boyunca, günde 6 saat ders görmüş, "beyin yıkamaya maruz kalmışlar", zar zor kaçıp kurtulabilmişlerdi. (Aytunç Altındal, "Neo-Nazi Örgütü Türkiye'de", Aktüel, 23-29 Kasım 1995)

16 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, Çev. Şadan Karadeniz, 2.b., İstanbul: Can Yayınları, s. 484.

17 Aytunç Altındal, "Hitler'den Önce, Hitler'den Sonra", Cumhuriyet, Aralık 1992.

18 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 131.

19 Ibid.

20 Aytunç Altındal, "Hitler Doğmadan Önce", Sabah, 5 Kasım 1995.

21. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, Chicago: Lawrence Hill Books, 1983, s. 24.

22 Ibid., s. 25.

23 Francis Nicosia, The Third Reich and the Palestine Question, 1.b., Austin: University of Texas Press, 1985, s. 18.

24 Ibid., s. 20.

25 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 30.

26 Ibid., s. 34.

27 Ibid., s. 30.

28 Francis Nicosia, The Third Reich and the Palestine Question, s. 22.

29 Ibid., s. 17.

30 Ibid., s. 25.

31 Ibid.

32 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 45.

33 Ibid., ss. 48-49.

34 Ibid., s. 49.

35 Ibid., s. 47.

36 Ibid., s. 50.

37 Ibid., s. 51.

38 Ibid., s. 52.

39 Ibid., s. 54.

40 Ibid.

41 Ibid., s. 58.

42 Ibid., s. 59.

43 Ibid.

44 Ibid., s. 60.

45 Ibid., s. 71.

46 Ibid., s. 61.

47 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, 2.b., Staunton: Ezra Pound Institute of Civilation, 1992, s. 93.

48 Ibid., ss. 126-127.

49 Ibid., s. 153.

50 Ibid., s. 154.

51 Hermann Rauschning, Hitler M'a Dit: Confidences du Führer; Sur Son Plan de Conquete du Monde, 59.b., Paris: Coopération, 1939, s. 124.

52 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 75.

53 Conor Cruise O'Brien, Belagerungszustand: Die Geschichte des Zionismus und des Staates Israel, München: Deutscher Taschenbuch Verlag, Ağustos 1991, s. 130.

54 Wilhelmsrasse'nin Gizli Arşivleri, Kitap II, Paris: Plon, 1954, s. 3.

55 Edward Tivnan, The Lobby: Jewish Political Power in US Foreign Policy, New York: Simon and Schuster, 1987, s. 22.

56 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 83.

57 Edwin Black, The Transfer Agreement, London: 1984, s. 382.

58 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 85.

59 Congress Bulletin, 24 Ocak 1936; Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 85.

60 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 86.

61 Ibid., s. 87.

62 Ibid., s. 84.

63 Ibid.

64 Ibid., s. 85.

65 Ibid., s. 94.

66 Ibid., s. 98.

67 Ibid., s. 102.

68 Francis Nicosia, The Third Reich and the Palestine Question, ss. 219-220 ve ss. 160-164.

69 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, ss. 143-144.

70 Faris Yahya, Zionist Relations with Nazi Germany, Beyrut: Palestine Research Center, 1978, s. 55.

71 Ibid., s. 56.

72 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 146.

73 Ibid., s. 149.

74 Ralph Schoenman, The Hidden History of Zionism, 2.b., San Francisco: Socialist Action, Temmuz 1988, s. 34.

75 Faris Yahya, Zionist Relations with Nazi Germany, ss. 59-60.

76 R. Patai, Encyclopedia of Zionism and Israel, 1971, ss. 597-599.

77 Meir Michaelis, Mussolini and the Jews, s. 131.

78 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 117.

79 Ibid., s. 125.

80 Ibid.

81 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 144.

82 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators, s. 162.

83 Ibid., s. 170.

84 Ibid., s. 171.

85 Ibid., s. 184.

86 Ibid.

87 Ibid., s. 189.

88 Ibid., s. 190.

89 Ibid., s. 195.

90 Ibid.

91 Ibid., s. 267.

92 Nathan Yalin-Mor, Israel-Israel, Histoire du Groupe Stern 1940-1948, Paris: Presse de la Rena-issance, 1978, s. 98.

93 Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil, New York: The Viking Press, 1963, s. 5.

94 Ibid., s. 36.

95 Ibid., s. 37.

96 Ibid.

97 Ibid., s. 41.

98 Ibid., ss. 51-52.

99 Ibid., ss. 53-54.

100 Ibid., s. 55.

101 Ibid., s. 67.

102 Ibid., s. 69.

103 Ibid., s. 68.

104 Ibid., s. 69.

105 Mark Weber, "Zionism and the Third Reich", Journal of Historical Review, Temmuz/Ağustos 1993, s. 33.

106 Şalom, 14 Mart 1990.

107 Fred A. Jr. Leuchter, David Irving, The Leuchter Report: The First Forensic Examination of Auschwitz, London: Focal Point Publications, Haziran 1989.

108 Hitler'in homoseksüel eğilimleri ile ilgili bilgiler, Walter C. Langer'in Ruhsal Çözümlemelerle Hitler: Melek mi, Şeytan Mı? adlı kitabında aktarılır. Aynı kaynakta ve Louis L. Snyder'ın Hitler's Elite: Biographical Sketches of Nazis Who Shaped the Third Reich, (1.b., London: David & Charles, 1990) adlı kitabında Nazi partisi önde gelenlerinin çoğunun homoseksüel eğilimlerinden söz edilmektedir.

 

7 / total 7
|
You can read Harun Yahya's book The Prophet Muhammad (saas) online, share it on social networks such as Facebook and Twitter, download it to your computer, use it in your homework and theses, and publish, copy or reproduce it on your own web sites or blogs without paying any copyright fee, so long as you acknowledge this site as the reference.
Harun Yahya's Influences | Presentations | Audio Books | Interactive CDs | Conferences| About this site | Make your homepage | Add to favorites | RSS Feed
All materials can be copied, printed and distributed by referring to this site.
(c) All publication rights of the personal photos of Mr. Adnan Oktar that are present in our website and in all other Harun Yahya works belong to Global Publication Ltd. Co. They cannot be used or published without prior consent even if used partially.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.com - info@harunyahya.com
page_top